İşkence, şiddet, istismar, taciz, ayrımcılık, kayırmacılık, keyfilik, adaletsizlik her gün, her dakika, her yerde, herkese.  Ancak kriz, kaos tanımları ülkenin içinde bulunduğu durumu açıklamaya yetmiyor artık.  

Gözaltı merkezlerinde işkence yaygınlaştı, derinleşti ve çeşitlendi. Bu işkenceyi gizleyebilmek için başvurulan bilindik metotlar işe yaramayınca avukatlara kısıtlama kararları yağmaya başladı. Hakkında daha önce açılmış ilişkili bir soruşturma ya da dava varsa verilebilen kısıtlama kararı, artık hiçbir kurala bağlı kalınmaksızın keyfi olarak verilebiliyor. Geçen pazartesi işkence iddiaları da olan bir soruşturmada 109 avukata birden keyfi olarak kısıtlama kararı verildi mesela. 

Kısıtlanan avukatlar gözaltındaki kişiyi ziyaret edemiyor, hukuki yardım veremiyor, davasını takip edemiyor hatta hapishanede bile ziyareti engelleniyor. 

Diyebilirsiniz ki, avukatların sudan sebeplerle tutuklanmaları karşısında kısıtlama kararlarının ne önemi var? Avukatların avukatlarına bile kısıtlama kararı verilerek savunma haklarından mahrum edildikleri bir ortamdan söz ediyoruz.  Gözaltına alınanların yakınları panik içindeler bu nedenle. Bilinen ve devletin hışmını üzerine çekmiş avukatlar yerine daha önce suya sabuna bulaşmamış avukatlara başvuruyorlar ama ertesi gün onlara da kısıtlama kararı verilebiliyor çünkü. 

Hapishanelerden her saat yeni bir saldırı haberi geliyor. Şiddet, yasaklar, ekstra cezalandırmalar gırla. Tek tip elbise dayatmasına dair mahpusların giysilerine el konulduğuna ve yer yer tek tip elbise giydirilmeye çalışıldığına dair haberler telefonların ucunda. 

Ancak bu anlattıklarım işin bir tarafı; diğer tarafında devletin, iktidarın içine düştüğü açmaz, korku ve panik var. Mesela dün haberlere düşen bir fotoğraf vardı, görmüşsünüzdür. Muğla’da karayolu üzerinde durdurulmuş birkaç araç, yolda yüz üstü yatan elleri arkadan kelepçeli yarı çıplak insanlar ve etraflarında devletin güvenlik görevlileri. Haberde şöyle diyordu; üzerlerinde bomba olması ihtimaline karşılık üzerleri çıkarttırılan…” İnsanları soyup yerlere yatırmalarının sebebini yine o fotoğraflarda gördüm. Haberde, yerde yatanların etrafında dolaşan asker ve polisin paniği ve korkusu vardı. Ellerindeki koca koca silahlara rağmen pantolonun, gömleğin cebinden ya bomba çıkarsa diye korkuyorlardı. Toplumu kıskacına alan korku devletin askerini polisini de kuşatmıştı ve bu korkudan kurtulmak için dozunu artırdıkları şiddetin esiri olmuşlardı. “Çocuklar ölmesin demeye devam edeceğim” diye meydan okuyan Ayşe öğretmene verilen ceza mesela. Ve daha pek çok örnek var sizin de bildiğiniz.  

Bir süre öncesine kadar, ne koysalar alacak kadar geniş bir kap gibi oluşumuzu  şaşkınlıkla izlerdim ve hala o zamanda olsaydık umut adına söyleyecek bir sözüm olamazdı bu olanlara karşılık. 

Ama şiştik, gerçekten şiştik artık ve bir damla sonrası çatlayacağız, patlayacağız. Bu bir fizik kuralı kadar net. Bu toplumsal patlama en çok iktidarı korkutuyor şimdi ve içine düştüğü özgüven problemini gizleyemiyor artık. Cami duvarına işemekle kalmıyor, kendi evlatlarını yiyor. Ancak örneğin geçen hafta açıklanan vergi zammına yönelik tepkiler ve sonrasında Bakanlar Kurulunun bu zammı geri çekmek zorunda kalması gibi örnekler; iktidarın içine düştüğü kriz ve büyük korkuya paralel toplumun artık o kaba sığmadığını gösteriyor ve etkili, doğru tepkilerin ne derece etkili olabileceğine dair de net bir fikir veriyor. 

Ve bence hayatımızı geri almak hiçbir zaman bu kadar an meselesi, bu kadar mümkün değildi. Tek yapmamız gereken etkili ve doğru tepkiler örgütlemek, kazanımları kalıcı kılacak mekanizmaları hedeflemek.