Kültür Akademisi’nde yer alıyorsunuz. Akademi çalışmaları bir ihtiyaca nasıl dönüştü; neden dağda bunca önem kazandı?

Dêrsim Siverek: Akademi çalışması aslında Önderliğimizin savunmaları ışığında ortaya çıkmıştı. Akademik çalışmalar yalnızca kültür-sanat alanında değil, toplumsal yapıların oluşturulmasında da önemli bir yer teşkil ediyor. Bizim için akademik alan, herkesin içinde yer alabileceği, dağdaki çobandan üniversitedeki profesöre kadar herkesin kendini katabileceği bir alandır. Yani toplumsal bir alandır. Kapitalist modernite, akademik çalışmaların da özünü boşaltmıştır, halktan koparmıştır. Biz bu anlayış içinde bakmayı reddediyoruz. Fakat biz de bugüne kadar akademik alanların geliştirilmesini sürekli gözardı ettik. Ancak Önderliğimizin çözümlemeleri bizleri bu alanlardaki çalışmalara yönlendirdi, özendirdi. Bu açılım, yeni bir zihniyet, anlayış da oturtuyor. Yeni bir toplum ve zihniyetin oluştuğunu söyleyebiiriz. Son bir yıldır yoğun bir eğitim süreci yaşıyoruz.
Hem akademinin gelişimi, hem de kadro yetiştirme alanlarında, diyebilirim ki, en üst düzeyde seyrediyor. Elbetteki konuyla ilgili akademik çalışmaları bir mekanla sınırlı alan olarak görmüyoruz. Dağdaki çobandan, sahnedeki ürüne kadar toplumun tüm kesimlerini içine alan ve onunla üretip çoğaltan bir alan olarak görüyoruz. Akademik alanlar, bir zihniyetin oluştuğu alanlardır. Oluşan zihniyet toplumsallıktan uzak ve sadece kendi içinde, elitlere yönelikse olmaz. Bunun yanı sıra, akademilere sadece bir kültür-sanat çalışması olarak bakmak da doğru değildir. Ama kültür-sanat onun en önemli parçalarındandır. Biz de kültür-sanat çalışmalarını akademik bir seviyeye ulaştırarak onun en ince ayrıntısını nasıl ortaya çıkarabiliriz; nasıl geliştirebiliriz; kendi özüyle nasıl buluşturabiliriz; bu konulara eğiliyoruz. Çünkü kültür-sanat, bir toplumun belki de en önemli maneviyat alanıdır. Bu alanların kutsallığına gereken önem verilmezse ya da doğru bir anlayış üzerine oturtulmazsa doğal olarak kültür-sanat, kapitalizmin yarattığı yozlaşmanın bir silahı olur.
Sanat alanı bir eğlence alanı değildir; popülist kültür aracı hiç değildir. Sanat alanı bir bilinçlenme, aydınlanma alanıdır. Bu nedenle, bu alanda yer alanların öncülük misyonlarını günümüz anlayışları çerçevesinde ele almak doğru olmayacaktır. Kültürlerin kendi varlıklarını koruması, sanatın ve edebiyatın toplumsal alanla bütünleşmesi ciddi bir mücadele gerektiriyor. İşte akademiler de, bunun teorik ve pratik ön mevzileridir.

Akademik çalışmalarınızın topluma yansıması nasıl olacak?

Ruha Amanos: Toplumlara kuramsal ve kültürel alanda çok önemli şeyler katan tarihsel kişilikler ve topluluklar olmuştur. Fransız Devrimi’nden Rus Devrimi’ne kadar son üç-dört yüz yıllık zamanda, çok ciddi bir kültürel akım ortaya çıkmıştır. Fakat son yüzyıla damgasını vuran kapitalist modernite tüm bu birikimleri eritmiş, ter yüz etmiş, yozlaştırmış veya içeriğini çeşitli araçlarla boşaltmıştır. Hatta bununla da kalmamış, gelişme eğilimi gösteren toplumcu kültür sanat akımlarını da vakit kaybetmeden kendi sistemine entegre etmiş, kendi anlayışının içine çekmiştir. Tüm bu kuşatılmışlığı yararak, alternatif bir kültür-sanat zihniyetini nasıl ortaya çıkarabiliriz? Esas sorulması gereken budur. Bu elbette bir zihniyet dönüşümü ve kültür-sanat alanındaki ciddi toplumsallaşmayla mümkün olacaktır.

‘Akademi toplumsallaşmalı’

Toplumsallaşmanın gerçekleşmesi için de akademik çalışmalar önemlidir. Tarihte de bunun çok fazla örneği vardır aslında. Örneğin Sokrates ve Zerdüşt. Onlar da yaptıkları çalışmalarla kendi dönemlerinin akademilerini oluşturmuşlardır. Bizce, toplumsal tarih çözümlemelerinde işte bu eskinin akademik tarzı esas alınmalıdır. Bizim akademi anlayışımız, tam da topluma mal olacak ve herkesin kendisini katıp geliştirebileceği bir anlayışa tekabül etmektedir. Bildiğiniz gibi kapitalist modernitenin akademi anlayışı dört duvara sıkıştırılmış, sadece elit kesime hitap eden bir anlayıştır. Bizde ise her mağara, her cadde, her sokak birer akademiye dönüşebilir. Önderliğimiz de ‘akademiler oluşturun’ derken, aslında, toplumsallığı inşa etmeye işaret ediyordu. Bu konuda geç kaldık; yeterince hızlı hareket etmedik. Şu anda bunun istenilen düzeyde olmadığını söyleyebilirim. Ama artık biliyoruz ki, akademiler zihniyetin, kişiliğin, kurumsallaşmanın oluştuğu yerlerdir. Bu nedenle, toplumu kapitalist modernitenin formatından kurtarmanın yolu da akademilerden geçer. Kapitalizmin gösteri toplumuna karşı insanlığın özüne dönüşünü sağlayacak alanlar olarak görüyoruz, akademileri.

Sadece teori mi üretiyorsunuz; yoksa ürettiğiniz teorileri pratikleştirmek konusunda da adımlar atıyor musunuz?

Ekin Ronî: Biliyorsunuz, her pratikten önce kuram oluşur. Doğru tespitler ve çözümlemelerin mutlaka pratikleşeceğine dair kuşkumuz yok.
-Ki PKK ve onun Önderliği bunu onlarca kez kanıtladı. Kaldı ki biz de sadece çözümleme yapmıyoruz; aynı zamanda yaşıyor ve yaşatmaya çalışıyoruz. Çözümlediğimiz her şeyi, sonraki gün kendi hayatımızla bütünleştirmeye çalışıyoruz. Öncelikle insanlığın kapitalist modernitede hangi koşullar altında yaşadığını iyi bir şekilde tespit etmek zorundayız. Tabiri yerindeyse, ayaklarımızın hangi zeminler üzerinde durduğunu iyice anlayarak, yürümeye başlayabiliriz. Bu noktada da Kürdistan devrimcilerinin, PKK’nin ve onun Önderliğinin bize ve bu halka kazandırdığı önemli tecrübeler vardır. Bu açıdan oldukça avantajlı olduğumuzu söyleyebiliriz. Toplumsal kültürün, topluluğun bulunduğu yer ya da dönemlerde oluşması ve yaşatılması, en can alıcı noktayı oluşturur. Güçlü toplumsal kültür ve güçlü sanatçı, bu alan üzerinde anlam kazanabilir. Toplumun dışında, ondan bağımsız bir kültürden söz edilemez. En önemli araç ise insandır. Her şey onun elinde şekilleniyor. Amaçların doğrultusu bahsettiğimiz zihinsel dönüşümle birlikte doğru zemine yerleştirilirse, özsel olarak, insan üzerinden yükselecektir.
Kapitalizm ve ondan önceki sınıflı toplumlar ortaya çıkmadan önce insanlığın toplumsal, temiz ve sınıfsız bir tarihi vardı. Ne zaman ki hegemonya ortaya çıktı; o zaman insanlık özüyle çelişir hale geldi. İşte bizim kapitalist moderniteye karşı kullanacağımız araçlar da, insanın özünde var olan araçlardır. Yani, kapitalist uygarlığın araçlarını kullanmak yerine, insanlığın ilk toplumsal yaşamında uyguladığı arınma araçlarını seçiyoruz.
Kültür sanat alanında da, kapitalist egemenliği çok açık biçimde görmekteyiz. İnsanlığın oluşumuyla ve toplumsallığın gelişimiyle eş değerde olan kültürel ve sanatsal gelişim, kapitalizm tarafından tümüyle peşkeş çekilir bir hale getirilmektedir. En doğal elementler olan hava, su, toprak ve ateş dahi bir sermaye aracına dönüştürülmüştür. İşte biz bu akademilerde, ters yüz edilmiş kültür-sanat çalışmalarını kendi özüyle buluşturmayı hedefliyoruz. Kültürün yozlaştırıldığı ve ters yüz edildiği bir atmosferde bu alanda mücadele etmek elbette çok zordur. Ama imkansız da değildir. Elbette bu toplumsal sistemimiz bugünden yarına oluşmayacak. Fakat bunun tohumlarını en azından kendi yaşamımızda atmak için, önce kendimizle kıran kırana bir mücadele veriyoruz. İnsanlığın evrensel değerlerinin de bu kanala ilerlediğinden eminiz. Gelecek nesiller burada yeşeren filizlenmeyi mutlak anlamda kendi yaşamlarında bütünleştireceklerdir. Buna inancımız tamdır. Nasıl ki bizler bugün kendimize binlerce yıl önce yaşanmış olan filozofları, düşünürleri örnek alıp düşüncelerini geliştiriyorsak gelecek olan nesiller de bizim düşünce sistemimizi örnek alarak geliştireceklerdir. Bizce önemli olanda budur. TEV-ÇAND akademileri bunu esas almaktadır.
Peki kentleşmenin bunca yaygınlaştığı bir dünyada sizin paradigmanız nasıl yer bulacak, gelişecek?
Ruha Amanos: Tarihi yüzyılları ve her yerde saldırı pozisyonunda duran bir sisteme karşı mücadele etmek elbette zordur. Aslında bizim burada yaptığımız, kapitalizme karşı bir karşı-hamledir. Kapitalizmin insanları beton duvarlar arasına hapsettiği ve beyinlerine hükmettiği kentleşmeyi elbette reddediyoruz. Genel olarak kentleşmeyi elbette reddetmiyoruz; yani ‘şehirleri yakıp yıkalım’ gibi bir hedefimiz yoktur. Ancak kapitalizm öyle dengesiz bir hale geldi ki, doğanın doğasına bile müdahale eden ve insanlığı insanlıktan çıkaran bir sisteme dönüştü. Çalışmalarımızla hedefimiz dengesizleşen insanlık ilişkilerini yeniden düzenlemek ve dengeli bir yaşamı kurmaktır. Bunu gerçekleştirmenin temel adımı da, kapitalizmin ilk saldırdığı kültür-sanat alanını güçlendirmektir. Yani insan nasıl doğanın bir parçasıysa, kültür-sanat da insanlığın olmazsa olmaz bir parçasıdır.
Ekolojik toplumu oluştururken temel aldığımız çalışmaların da başına kültür çalışmaları gelmektedir. Kültürden kastımız da sadece oyun oynamak, tiyatro yapmak, halay çekmek, davul zurna çalmak değil. Bunlar da kültür çalışmalarının parçasıdır; ama belirleyici olanlar değildir. Bütünlüklü baktığımızda, kültür-sanat çalışmalarının esas hedefi, toplumsal değerlerin oluşturulmasını/korunmasını sağlamaktır. Önderliğimizin beşinci savunmada ortaya koyduğu şu gerçek, aslında gideceğimiz yolu çok iyi özetliyor: ‘Kültür-sanat, yaşamın anlamsal bütünlüğüdür.’ Bu anlamsal bütünlüğün yok edilmesi veya asimilasyon yoluyla dejenere edilmesi, toplumların belleğine ve benliğine hükmedilmesi çabasıdır. Kültürel soykırım denildiği zaman, işte bunu anlıyoruz.
Kapitalist sistem en çok insanlığı bir arada tutan kültüre saldırır. Kentleri kültürlerin yozlaşma alanına dönüştürür. Örneğin Kürdistanlılar, kültürlerini aslında doğru düzgün kent bile olmayan kentlerde kaybetmeye başladılar. Kürt kültürü toprağından koparılıp, kentlerde dört duvar arasına sıkıştırılmak istendi. Hem kültür, hem de onun taşıyıcıları kentlerde yutuldu. Toprağından kopan hiçbir kültür, kendini yaşatamaz. Çünkü bütün değerler doğdukları yerde gelişirler, yaşarlar. Bunun dışındaki bir kültür sanat anlayışı, sorunların çözümüne katkı sunmuyor. Buna reğmen insanlar tüm şikayetlere rağmen şehirlerde yaşıyor, geniş kitsel yığılmaların olduğu bu alanlarda toplumsal kültürün yaşaması hemen hemen imkansızdır. Her şeyden önce şehirler kopuşların adresidir.

‘Kökünden kopan evrenselleşemez’

Harun Amed: Burada bir ek yapmak istiyorum. Kendi toplumsal kültürlerinden kopanlar, evrenselleşemezler de. Günümüz kent anlayışı, evrenselliğe açılan kapı olarak yorumlanır. Hayır, aslında kent, her şeyin alınıp satıldığı bir pazar alanıdır. Eğer kast edilen evrensellik kent üzerinde kültürlerin bir araya yaşatılabilmesi, tanıtılabilmesiyse, burada bir yanılgının olduğunu belirtebiliriz. Evrenselliğin hangi değerler üzerinde gelişeceği önemlidir. Kent değerli üzerinde mi, yoksa o kültürün kaynakları üzerinde mi? Kaynağındayken de kapitalist modernitenin müdahalesi yok mudur? Elbette vardır. Ama biliyoruz ki bu müdahaleler kentlerdeki gibi kolay olmuyor. Zira toprak-kültür ilişkisi var oldukça, o kültür örselense de kaybolmayacaktır. İşte bizim akademilerde oluşturmak istediğimiz zihinsel devrim de, tam bu noktada devreye giriyor. Bu devrim, önemli bir mücadele enerjisi istiyor. Yapılması gereken tek şey, günümüz zihinsel anlayışlarının kendi insanlık hafızasına dönüp bakması, özüyle buluşmasıdır. Ama bu özle buluşmadan, mevcut kentlerde evrenselliği hayal etmek oksijen tüpüyle yaşamaya benzer ki, bu da tartışılmaya muhtaçtır.

Sanatın politikayla ilişkisini nasıl tarif ediyorsunuz? Sanatın politikadan uzak durması gerektiğine ilişkin de güçlü bir yargı var...

Dêrsim Siverek: Buna katılmak mümkün değil. Bu yönlü geniş bir yargı var; fakat bu doğru değil. Toplumsal kültür, tam da siyasetin ortasındadır. Kapitalist modernite neden tüm gücüyle kültürlere hükmediyor? Asıl savaş, kültür alanındadır. Asıl tüketilmek istenen de toplumsal, tarihsel kültürdür. Bunu da liberal ideolojiyle yapıyor. Liberal ideolojinin en önemli sloganı nedir: ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!’ Burada açıktır ki, bireysellik tarif ediliyor. Güçlü olan yapsın, zayıf olan zaten yapamaz, deniliyor.
Sanat-politika ilişkisiyle ilgili kast edilen günümüz politikasıysa, eleştiri anlaşılabilir. O halde de bu eleştirinin karşı önerisi, halk siyaseti olmalıdır. Alternatif ancak böyle ortaya çıkarılabilir. Halk için, toplumsal kültür için politika... Sanatçı da bundan bağımsız değildir; olmamalıdır. Aslında her sanatçı, aslında halkın siyasetçisidir. Sanatçının toplumsal kültür kaygısı da varsa, zaten politikanın içindedir. Ama tekrar söyleyeyim: Biz politika derken, günümüz algıları üzerinden söylemiyoruz.
Toplumsal-kültürel alanın yeniden inşası, aynı zamanda mevcuttan kopmayı gerekli kılar. Kopuş da politikadan ayrı düşünülemez. Kaldı ki bakarsanız, dünyadaki tüm devrimlerde sanatçıların önemli rolünü görebilirsiniz. İşte PKK. PKK bir kültür hareketidir; bir kültürel direniş hareketidir, aynı zamanda. Mevcut olanı reddetmek üzerinden şekillenir. Yani Kürtler kültürel bir soykırım tehdidiyle karşı karşıya.. Bu durumda politikasız bir sanat istemek, liberalizmi onaylamak değil midir? Evet, bizce toplumsal kültürü korumak, geliştirmek ve yaşatmak için, bu tehditlere karşı duran halkın, politikanın içinde olmalıdır, sanatçı. Diğeri, açıkça belirteyim ki, rantçılıktır, bireyciliktir, popülizmdir.

‘Kapitalizm, insanı hiçleştiriyor’

Ekin Ronî: Aslında ideoloji kültürdür. Ya da kültür ideolojinin kendisidir. Her ideoloji de kendince hakikati işaret ediyor. Kapitalizmin ideolojisi ise, güçlü-güçsüz, yetenekli-yeteneksiz, anlayan-anlamayan, hak eden-hak etmeyen gibi ayrımlar yaratmakta; bunun üzerinden hizmetkar, itaatçi ve buyrukçu, sanal bir kültür yaratmaktadır. Bunu belgeselleriyle, filmleriyle ve diğer kültürel çalışmalarıyla veriyorlar. Binlerce araçla yapıyorlar. Basınla, üniversiteyle, milyar dolarlık bütçeler ayrılan reklamlarla, bürokratik yapılarıyla, teknikleri, teknolojileriyle... Bilinçaltımıza yerleştiriyor ve kendimize olan güvenimizi ortadan kaldırıyorlar. İnsan zekası, adeta üretilen bir şeye dönüştürülüyor. O teknik araçlar, size nasıl düşüneceğinizle ilgili komutlar veriyor. Bu bizim tekniğe, teknolojiye karşı olduğumuz biçiminde algılanmamalı. Ama kapitalizm öyle bir furya yaratıyor ki, ürettiği her şeyin bir ihtiyaç olduğunu benimsetmeye çalışıyor. Tüm bunlar üzerinden kişi ve toplum hiçleştiriliyor. Sıradanlaştırılıyor. Tüm düşünce ve yeteneklerimiz elimizden alınıyor ve bize şablon bir yaşam sunuluyor. Tamam teknik araçlar olmalı. Ama kapitalizm öyle bir algı oluşturuyor ki, sanki ürettiği her şey mutlak bir ihtiyaçmış gibi bir algı oluşturuyor.
Bakın burada onlarca kişiyiz ama bir telefonumuz yok. Sadece bir bilgisayarımız ve teknik adına bir televizyonumuz var. İnanın ki, hiç bir sıkıntı da çekmiyoruz bu konuda. Sorun bölüşmek ve ihtiyacın kadar kullanmakta geçiyor. Evet tüm bunlar üzerinde kişi ve toplumsal kültürler hiçselleştiriliyor. Sıradanlaştırılıyor. Tüm düşünce yetenekleriniz elinizde alınıyor ve size şablon bir yaşam sunuluyor. Bilgili, kültürlü, yetenekli olmak bile onun yolunda, onun sisteminde ve ideolojisinde olmaktan geçiyor. Siz bir ziraat mühendisinin bir çiftçiden daha tecrübeli olduğunu söyleyebilir misiniz? Tüm bunları şunun için açıklama gereği gördüm: Kapitalist modernite ve onun yarattığı kültür yok ediyor. Halkçı kültür ve bu kültürün sosyalitesi ise yaşatıyor, üretiyor, yayıyor, nesilden nesile ulaştırıyor; bir toplumun özgesini, kimliğini ve tarihini oluşturuyor. İşte bunun için yaşamak bile başlı başına bir sanattır, edebiyattır, kültürdür. DEVAM EDECEK

ALİ ONGAN