Geçtiğimiz günlerde Kürdistan kadın hareketi KJK’nin yaptığı açıklama oldukça hayati tespitler içeriyordu. KJK şu anda dünyada yaşanmakta olan Covid-19 salgını ve onunla bağlantılı çoklu kriz durumunu, sürekli kâr ve sermaye birikimine dayalı kapitalist modernitenin doğrudan sonucu olduğunu değerlendirerek; devletlerin Covid-19 krizini fırsat bilip toplum üzerindeki denetim sistemlerini büyüttüğünü, güvenlik adına özgürlükleri gasp ettiğini, halkların sağlığını değil, kendi yaşadığı kriz durumundan kurtulmanın arayışında olduğunun uyarısını yapmaktaydı.

Elbette bizler kapitalizmin belirli periyotlarla krizler yaşadığını ve her kriz durumundan kendini yenileyerek çıktığını son yüz yıldır tarihsel verilerden çokça deneyimledik. Örneğin başlıca amacın hep daha fazla kar elde etmek olan kapitalist sistem, doğası gereği yatırımı ve üretimi sürekli büyütmeyi gerektirir. Ancak pazarın aynı hızda büyümemesi yani üretimi karşılayacak bir tüketim talebinin oluşmaması kapitalizmde krizlere yol açar. İşte 1929 Ekonomik Krizi’nin ortaya çıkmasının da temel nedeni buydu ve birçok tarihçi tarafından, irili, ufaklı diktatörlüklerin ve faşizmin doğmasında; ayrıca İkinci Dünya Savaşı‘nın başlamasında en önemli etkenlerden biri olarak gösterildi. 1929 krizi sonrasında kapitalizm ekonomiye devletin müdahale ettiği Keynesçi denilen politikalar benimsedi. Her arz kendi talebimi yaratır şeklindeki piyasanın görünmez elinin ekonomiyi düzenlediği iddiasına dayanan bu politikalar sonucu devletler, bunalımdan bir an önce çıkılması için ekonomiye müdahale etti. Bizzat kendisi yatırım yaparak, işsizliği azalttı ve piyasaları canlandırarak kapitalist krizden kurtulmaya çalıştı.

Kapitalizmin bu çözüm modeli 1974 petrol kriziyle birlikte sona ermiştir. Nitekim Araplar, 1973 savaşının sonunda petrolü sadece İsrail’e karşı değil tüm batıya karşı siyasi bir silah olarak kullanmaya karar vermiş ve bunun neticesinde de tüm dünyada büyük bir petrol krizinin çıkmasına, dolayısıyla kapitalizmin yeni bir kriz sürecine girişinde tetikleyici olmuşlardır. Bu dönemde devletin ekonomiye müdahale etmesi ve kamu sektörünün genişlemesi krizin nedeni olarak görülmüş ve özelleştirmeler devreye girmiştir. Böylelikle devlet eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve konut gibi toplum için hayati konuları tekrar özel sektöre bırakmıştır. En son kapitalist krizin 2008 yılında yaşandığına tanık olduk. 2008 Eylül ayında resmen patlak veren krizle birlikte dünya finans piyasaları çok ciddi çöküşler yaşadı. Tüm dünya, şirketler, kurumlar sahip oldukları varlıklarının, servetlerinin büyük bir kısmını kaybetti ve tüm dünyada ekonomik durgunluk başladı. Bu kriz sürecinde neoliberal politikalardan vazgeçilmedi. Nitekim neoliberalizm kapitalizmin varlık güvencesiydi. Neoliberalizm; ekonomiye dayatılan tekel, doğaya dayatılan yıkım ve zehirlenme, topluma dayatılan hastalıklıklı bir gelecek, kadınlara dayatılan daha fazla sömürü ve şiddetti.

Bugün geldiğimiz aşama kapitalizmin en derin krizlerinden biridir ve bu sadece Koronavirüs ile açıklanamaz. Nitekim tanık olduğumuz bir kez daha devletlerin dünyanın her yanında kapitalizmi yeniden kurtarma seferberliğidir. Otoriter, baskıcı, faşizan ve normalleştirilmiş OHAL'in geçerli olduğu bir sistemi halkın güvenliği kılıfıyla normalleştirme eğilimleri gösteren kapitalist modernite güçlerinin müdahaleleri maalesef halkın sağlığını kurtarmaya değil sistemi kurtarmaya dayalıdır. Bu bakımdan Kapitalist Modernite aklı kriz hali bittikten sonra OHAL yönetim stratejisini toplumsal başkaldırıyı, muhalif akımları, alternatif sistem arayışlarını bastırmak için de kullanabileceği unutulmamalıdır.

Diğer taraftan kapitalizmin ipliğinin pazara çıktığı günümüzde dünya halklarının kapitalist modernitenin gerçek alternatifini yaratma seçenekleride vardır. Bu bakımdan dünya geneline yayılan, kapitalizmin yarattığı bu salgınla, ancak dünya genelinde kapitalizme karşı verilecek bir ortak mücadeleyle baş edilebilinir. Bu bakımdan Kürt Özgürlük Hareketinin ve önderliğinin yıllardır esas aldığı "Demokratik, Ekolojik ve Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma" kapitalist sistemin insanlığa dayattığı otoriterleşmeye, doğaya dayattığı yıkıma ve kadına dayattığı şiddete karşı bir panzehir işlevi görebilir.

1 Mayıs Dünya emekçiler günün karşıladığımız bu gün, bu paradigma hiç olmadığı kadar kapitalizme karşı mücadelenin ideolojik gücü olduğunu göstermektedir. Bu açıdan Kapitalist sistemin yalnızlaştırma, bireyselleştirme politikalarına karşı toplumsal dayanışma, yardımlaşma, ortaklaşma ile mücadeleyi radikalleştirmek ve demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü paradigmayı dünya geneline yaymak öncelikli mücadele gerekçemiz olmak zorundadır.