COVID-19’un etkeni SARS CoV-2, yukarıda bahsedilen domuz gribi, çocuk felci ve Ebola gibi üç salgının etkeninden farklı olarak çok daha kolay ve hızlı bulaşma özelliğine sahipken öldürücülüğü daha düşük. Bununla birlikte hastalığa yakalananların sayısı arttıkça, oran düşük de olsa ölüm sayısının diğerleriyle benzer bir düzeye gelebileceğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Onur HAMZAOĞLU21. yüzyılın üçüncü on yılının başındayız! Ve bu üçüncü on yılın hemen ilk ayında Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) çok nadir bir uygulamasına tanık olduk. Bilindiği gibi DSÖ, günümüzden 72 yıl önce 1948’de kurulmuş Birleşmiş Milletler’in (BM) uzmanlık alanı yapılarından biridir. DSÖ, Ocak 2020 tarihinde kuruluşundan günümüze kadarki süre içinde “uluslararası kamu sağlığı acil durumu”nun altıncısını ilan etti. Sonuncunun gerekçesi de öncekiler gibi, dünya genelinde yaşanmakta olan salgının olumsuz etkilerini azaltabilmek.
Acil durum ilanı, DSÖ’ye hastalıkların yayılmasını önlemek amacıyla hükümetleri ve uluslararası örgütleri denetleme, uyarıda ve tavsiyede bulunma vb. yetkiler veriyor. Tavsiyelere uymayan ülkeler için hukuki yaptırım söz konusu değil. Bununla birlikte BM’ye üye devletler, 2005 yılında kabul edilen DSÖ Uluslararası Sağlık Tüzüğü’nün yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda. Bu durum ve konunun yaşamsallığı hükümetlerin tavsiyelere uymaları için bir çeşit baskı oluşturuyor. Özetle, yetkiler doğrudan DSÖ’de değil, BM’ye üye ülkelerin taahhüdünden kaynaklanıyor ve BM’nin kurumsal güvencesiyle uygulanabiliyor.
DSÖ tarafından ilan edilen acil durumun ilki, 2009 yılında domuz gribi salgını içindi. İkincisi, diğerlerinden farklı olarak eradike edilmiş (dünya genelinde ortadan kaldırılmış) olmasına karşın yeniden görülmeye başlamasıyla, çocuk felci için 2014 yılında gerçekleştirildi. Ebola salgını için 2014 ve 2019 yıllarında, Zika salgını için 2016 yılında ve sonuncusu da SARS CoV-2’nin neden olduğu Yeni Korona Virüs (COVID-19) Hastalığı salgını için 30 Ocak 2020’de ilan edildi. Bu etken Koronavirüs ailesinin bir üyesi. Maalesef 22 Mart öğlen saatleri itibariyle 188 ülke ve bölge ile Japonya’nın Yokohama liman kentinde demirli, büyük bir yolcu gemisinde olmak üzere 311 bin 894 kişiye hastalık tanısı kondu. Tanısı konmuş bu hastalardan 202 bin 985’inin hastalığı halen devam ediyor. Bunların 193 bin 42’sinin (yüzde 95’inin) hastalığı, hastane tedavisi gerektirmeyen orta ya da hafif şiddetteyken, 9 bin 943’ünün (yüzde 5’inin) durumu ağır, muhtemelen yoğun bakımdalar. Hastalığı biten 108 bin 909 kişinin 13 bin 71’i (yüzde 12’si) hayatını kaybetmiş, 95 bin 838’i (yüzde 88’i) iyileşmiş. COVID-19’un etkeni SARS CoV-2, yukarıda bahsedilen diğer üç salgının etkeninden farklı olarak çok daha kolay ve hızlı bulaşma özelliğine sahipken, öldürücülüğü daha düşük. Bununla birlikte hastalığa yakalananların sayısı arttıkça oran düşük de olsa ölüm sayısının diğerleriyle benzer bir düzeye gelebileceğini göz önünde bulundurmak gerekir. Örneğin, 100 kişi hastalandığında yaklaşık 12 kişinin ölmesi beklenirken, 1 milyon kişi hastalandığında 120 bin kişinin hayatını kaybetmesi söz konusu olacaktır.
Virüs hayvandan insana bulaşınca
Dikkat edilirse, DSÖ’nün acil durum ilanına neden olan etkenlerin tümü virüs. Ve beş hastalıktan çocuk felci dışındaki üçünün kesin olarak, Yeni Korona Virüs Hastalığı’nın etkeninki de büyük olasılıkla, neden oldukları bu salgınlar öncesinde yalnızca hayvanları hastalandırıyordu. Ancak bu dört virüs, öncelikle mutasyona uğrayıp (virüsün hayvandan insana bulaşma özelliği kazanarak) bir zoonoz (hayvanlardan insana geçen/bulaşan hastalık) etkenine dönüştü. Daha sonra, yine mutasyonla insandan insana bulaşma özelliği geliştiği için salgınlara neden oldu, oluyor. Unutmayalım ki virüsün geçirdiği mutasyonun gerekçesi hayvanları ya da insanları hastalandırmak, öldürmek değil. Virüslerin, değişen dış koşullara uyum gösterip hayatta kalabilme, yaşama çabası yalnızca. Bilindiği gibi henüz herhangi bir virüsün oluşturduğu hastalığın özgün tedavisi için herhangi bir ilaç geliştirilebilmiş değil. Yalnızca hastalık tablosundaki ateş, ağrı vb. bulgular için ilaç kullanılabiliyor. Bu virüslerin oluşturdukları hastalıktan korunmak amacıyla aşı geliştirilebiliyor olsa da zaman alıyor. O nedenle ilk salgınlarda yaşlı, çocuk, hamile kadınlarla şeker, yüksek tansiyon gibi kronik hastalığı olanlar, bağışıklık sistemi bozuk olanlar ve kanser hastaları salgına yakalandıklarında yüksek ölüm riskiyle karşı karşıya kalıyor.
DSÖ’nün tarihinde ilk defa acil durum ilanına neden olan salgın, Meksika’da başlamıştı. Ve dünya genelinde büyük bir felaket yaşandı; 415’i Türkiye’de olmak üzere 200 binden fazla insanın ölümüne yol açtı. Peki neden salgın, neden Meksika? Günümüzden 40 yıl kadar önce Meksika, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (DB)’nın çevre kapitalist ülkelere dayattığı piyasacı ekonomik modeli başka bir deyişle neoliberal reformları bütün alanlarda uyguladı, uygulamak zorunda kaldı. Bu uygulamaların ardından 1994 yılında ekonomik kriz yaşandı. Meksika yaşanan krizle birlikte her iki kuruluşa daha da bağımlı hale geldi. Ulus ötesi sermayenin, özellikle Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA)’nın aracılığı ile de ABD’nin ucuz emek cenneti haline getirildi. ABD’li şirketler hem ülkelerindeki emek maliyetinden korunmak hem ülkedeki yabancı yatırımcıya yönelik teşviklerden yararlanmak hem de kendi ülkelerinde uymaları gereken çevre ve sağlık alanlarındaki korunma kurallarının yarattığı maliyetten kurtulmak için üretim yeri olarak Meksika’yı tercih etmeye başladı.
Böylece Meksika, yıllar içerisinde ABD’nin öncelikle kirli, tehlikeli ve emek yoğun üretimlerinin üssü haline getirildi.
Meksika’da bu gelişmelerle birlikte, krizden çıkmanın yolu olarak sosyal güvenlik sisteminde de reform adı altında patronların çıkarına uygun düzenlemeler yapıldı. Toplumun ancak yüzde 50-55’i sosyal güvenlik kapsamına dahil olabildi. Sağlık alanında da yine DB ve IMF destekli reform faaliyetleri ile kamu sağlık hizmetlerinin kapsamı daraltıldı, katkı payı vb. ödemeler adı altında cepten ödemeler artırıldı, özelleştirmeler yaygınlaştı, özel hastaneler ve özel sigorta uygulaması desteklendi. Hizmet kapsamında olmayanların, kapsamda olup da hizmetten yararlanamayanların (düzenli prim ödeme, katkı payı vb. nedenlerle) sayısı yıllar içinde artmaya başladı. Sağlık hizmetlerinin yönetiminde hızla desantralizasyona gidildiğinden eyaletler arasında ve eyalet içinde işbirliği azaldı, düzenliliğini yitirdi. Özellikle sağlık verilerinin toplanması ve paylaşılması, özetle hem eyalet hem de ülke genelinin-bütününün sağlık durumunu kısa süre içinde görebilmek, izleyebilmek zorlaştı.
‘Sağlık reformları insanlığı tehdit ediyor’
Neoliberalizmle birlikte sermaye sahiplerine sağlanan yeni olanaklardan ABD’li domuz çiftliği sahibi patronlarda yararlanmış. Domuz üretimi ABD’de oldukça hızla büyüyen bir o kadar da hızla tekelleşen bir sektördür. Yetmişli yıllarda, ABD’de 1 milyon domuz çiftliğinde yaklaşık 53 milyon domuz bulunurken, 2007 yılında yalnızca 65 bin çiftlikte 65 milyon domuz bulunduğu biliniyor. Dev çiftliklerin koşulları da doğal olarak hijyenik değil, sağlıksız. Domuz üretimi için olması gereken koşulların gerektirdiği maliyetleri azaltmak adına bu çiftliklerin önemli bir kısmı da hükümetin yeni cazip düzenlemeler yaptığı Meksika’ya, kuzeyindeki kasabalara taşınmış.
Bunlardan biri de Meksika’da ilk domuz gribi olgularının saptandığı Perote kasabası. Kasabada Mart 2009’da nüfusun yarısından çoğunda nezle, alt ve üst ve solunum yolu enfeksiyonlarının görülmesi üzerine belediye tarafından rapor hazırlanmış olmasına rağmen, eyalet ve federal sağlık yetkilileri konunun “farkına varamamış”lar. DB ve IMF’nin dayattığı sağlık sektöründe reformun bir parçası olan desantralizasyon ve özelleştirmelerin, sağlık yetkililerinin hem olayı zamanında fark etmelerini ve bütünlüklü olarak görebilmelerini engellediği, olay patlak verdikten sonra da merkezi olarak koordinasyon ve müdahaleye olanak vermediği ayan beyan ortaya çıktı. Bir kez daha ifade etmek gerekirse, “sağlık reformları insanlığı tehdit ediyor”.
Yoğun hayvansal üretimin yapıldığı sağlıksız koşullarda H5N1 kuş gribi virüsünde de olduğu gibi, iki virüsün birleşmesinden olabilecek mutasyonların riskinin arttığını kanıtlayan araştırmalar 15-20 yıldır yayımlanıyor olmasına karşın, sorumlular-yetkililer tarafından dikkate alınmıyor. Maliyeti düşürüp kârı artıracak her türlü faaliyet ne pahasına olursa olsun gerçekleştirilmeye devam ediyor. Eğer H5N1 kuş gribi virüsü ile ilgili yaşananlardan insanlık için yararlı olacak dersler zamanında ve gerektiği biçimde hayata geçirilseydi, belki de domuz gribi salgını yaşanmayacaktı. Ama patronların kâr hırsı insan yaşamının önüne geçti. Bunca hastaya ve ölüme rağmen, ilaç ve teknoloji harcamaları planlanıyor olmasına karşın hala kimse domuzların üretim alanlarının ıslahını “konuşmadı-konuşamadı”.
Wuhan köleliğin 21. yy’daki fotoğrafı!
Ocak 2020’de, DSÖ tarafından acil durum ilan edilmesine de yine önceki yıllarda yalnızca hayvanları hastalandıran bir virüsün mutasyonla insandan insana bulaşma özelliği kazanması sonucu ortaya çıkan bir salgın neden oldu. Hastalık, ilk kez Aralık 2019’da Çin’in Hubei eyaletinin başkenti ve Çin’in en büyük 7. şehri olan Wuhan’da görüldü. Dünyanın en büyük 500 şirketinden 230’unun yatırımı bulunan Wuhan, dünyanın en büyük 42. şehri. Kentte çok sayıdaki işçi, haftanın altı gününü ve günün 24 saatini fabrikalarda (çalışarak ve uyuyarak) geçiriyor. Vardiya değişimleri yalnızca makine başında değil koğuşlarda da yapılıyor. İşçiler sadece haftada bir gün köylerine gidebiliyor. Köleliğin 21. yy’daki fotoğrafı! Ne çalıştıkları dönemde ne de öncesinde kent yaşantıları olmadığı için bu işçilerin, “köylü-işçiler” olarak adlandırılması da mümkün. Birçok kaynakta tanımlandığı üzere, kentte yaşayanların büyük çoğunluğu için yaşam koşulları neredeyse bahsi geçen Meksika’daki çiftlikler gibi. Bir tarafta dev şirketler ve çoğu yabancı, yüksek gelirli yöneticileri, diğer tarafta yoksulluk, sefalet ve buna bağlı ölümler.
DSÖ tarafından ilan edilen “uluslararası kamu sağlığı acil durumu”nun tümü 21. yüzyılda gerçekleşti. İlki, birinci on yılın sonunda, sonuncusu da üçüncü on yılın hemen başında. Aralarındaki süre 11 yıl bile değil. Üçüncü on yıl içinde yeni acil durum ilânlarına tanıklık etme olasılığımızın oldukça yüksek olduğu aşağıdaki belirlemelere dayanarak tahmin edilebilir. İktisadi düşüncenin, Karl Marks ve Adam Smith ile birlikte “üç büyükleri” arasında anılan ve kapitalizmin krizinin nedenleriyle, liberalizmin devamı için önerileriyle bilinen John Maynard KEYNES’e atfen; “kapitalizmin 450 yıl süreceği ve sonunda insanlığın ekonomik sorunlarını çözerek, daha yaratıcı olacağı bir aşamaya geçeceği” tahmininde bulunduğu söylenir. İnsanlığı en zengin yüzde birlik kesim vb. kriterlerle değil, Keynes’in ve kapitalistlerin aksine işçi sınıfını, yoksulları, ezilenleri bir bütün olarak sınıfsal aidiyetleri üzerinden ele aldığımızda yanıldığı kesin. Kapitalizm bugün hala 2007’nin Temmuz ayında ABD’de görünür olup 2008’de yaygınlaşarak merkez kapitalist ülkelerden çevreye doğru hemen tüm ekonomileri-ülkeleri saran krizinin yarattığı “ekonomik durgunlukla” baş edebilmeye çalışıyor. Yoksullar çok daha yoksullaştı, ülke yönetimleri temsilcisi oldukları burjuvazi adına dünyanın hemen her yerinde demokratik hakları askıya aldı, kapitalizmin uzun yıllardır rıza aracı olarak kullandığı “refah düzeyi artışı”nın yerine “savaş dahil şiddetin her türlüsü” kondu. ’70’li yılların sonunda kapitalizmin krizini aşabilmek için girdiği yolda emek sömürüsü, sınıflar ve ülkeler arası eşitsizlikler daha da artarken, ucuz hammadde ve enerji için doğa, sistemli bir biçimde talan edildi. Kârın maksimizasyonundan taviz vermemek için gaz, sıvı ve katı emisyonlarla doğa hızla kendini yenileyemeyecek aşamanın sınırına getirildi. Yeryüzündeki tüm canlıların sağlığı ve yaşamı, kapitalizmin doğaya, insana karşılığı ve akıl dışılığı nedeniyle her geçen gün daha da artan risk altında.
Son 11 yılda yaşanan salgınlar ve bunlara bağlı kitlesel ölümlerin de temel nedeni kapitalizm. Kapitalizm, günümüzde krizi daha da derinleşmekte olan neoliberalizm ve yarattığı iklim kriziyle birlikte insanın insan, hayvanın hayvan ve bitkinin bitki gibi yaşamasına müsaade etmediği/edemediği bir döneme girdi. Bu dönem devam ettikçe DSÖ’nün yeniden ve yeniden acil durum ilan etmek zorunda kalacağı salgınların aralarındaki sürenin daha da kısalması, boyutlarının ve öldürücülüğünün daha da artması hiç de beklenmeyen bir durum değil. Ancak tabii ki çözüm var: İnsanı ve doğayı merkezine alan, sonuçta eşitlik hedefiyle yapılandırılan sosyalizm. Bunu sağlayana kadar daha büyük olumsuzluklar yaşamamak için de kapitalizmin canlı-cansız demeden her şeyi daha fazla talan edişine ve yarattığı eşitsizliklere hep birlikte “dur” diyebilmeliyiz. Unutmamalıyız ki aksi takdirde kapitalizmin ‘armağan sepeti’ ağzına kadar dolu.