
Yine her türlü dogmatik, kaderci zihniyetlerden uzak, kendine has-özgür bir yöntem ve üslupla kaleme alınmış bir eser niteliğinde. Bu yönüyle ezber bozan, tabuları yıkan özelliklere de sahip! Öyle ki, kadın haklarının öncü savunucusu feminizmi de, oluşturduğu toplumsal modelde kadının kurtuluşunu ve özgürlüğünü gerçekleştirdiğini savlayan reel sosyalizmi ve marksizmi de eleştirmekten, yetersiz, yanılgılı ve yanlış yaklaşımları belirtmekten çekinmemiş! Tabii eleştirisinin can alıcı oklarını kapitalist sisteme yönelterek, dünya kapitalist sistemi içerisinde kadının tarihi ve güncel gerçekliğini gün yüzüne çıkarmış.
Üçü de kadın akademisyen olan Maria Mies, Veronika Bennholdt-Thomsen ve Claudia von Werlhof’un „Özgür Kadının Ekonomi-Politiği” biçiminde de nitelendirilebilecek bu çalışmalarında, uzun yıllara varan bir araştırma, inceleme, gözlem ve pratik deneyimler yoluyla oldukça ilginç sonuçlara ulaşılmış. Sosyolojik, iktisadi ve biyolojik boyutlarıyla kadının genel toplumsal konumu ve kapitalist sistem içindeki yeri çarpıcı tespitlerle birlikte ‘deşifre’ edilmiş. Tarihin ilk kaybeden cinsi olarak kadın, ister ‘fahişe’, ister ‘azize’ olsun ‘doğa’ sayılır; ‘doğaya’ egemenlik, kadına egemen olmakla paraleldir. Ve yine kadın, ‘topraktır.’ Toprak üzerindeki mülkiyet, kadın üzerindeki mülkiyeti getirmiştir. Aynı şekilde „üç yüzyıl” boyunca, dünyanın sömürgeleştirilmesiyle paralel olarak süren cadı avı, kadınların nüfus, ekonomi ve bilgisini kapıp kaçırmak; onları ‘sosyalleştirmek’ ve bugün geldikleri noktaya sürüklemek için zorunluydu! Ev kadınları ve ‘az gelişmişleri.’
Kadının sömürülen emeği
Kitapta yer verilen kimi istatistikler, kadının nasıl bir sömürge olduğuna dair somut veriler sunmaktadır. Örneğin; „dünyadaki işlerin tamamının üçte ikisini kadınlar yapar. Karşılığında bütün gelirlerin yüzde onunu kazanır ve dünyadaki bütün üretim araçlarının yalnızca yüzde birine sahiptir. Buna karşılık erkekler ise, dünyadaki işlerin üçte birini yerine getirirler. Karşılığında gelirin yüzde doksanı ve üretim araçlarının yüzde doksan dokuzu ile mükâfatlandırılırlar.” (s.245)
Kitabın özgün iddialarından biri de ‘proletarya öldü, yaşasın ev kadınları!’ şeklinde sloganlaştırılabilecek istatistiksel yorumlara genişçe yer vermesidir. Şöyle ki, „dünya nüfusunun yaklaşık yüzde seksen-doksanı esasen kadınlar, köylüler, zanaatkarlar, küçük esnaflar ve ne özgür ne de proleter denebilecek ücretli işçilerdir”(s.264) bilgisinden hareketle „geleceğimizi, şimdiye kadar sanıldığı gibi, proleter ücretli emek kurumunun ilkeleri değil, ev işi kurumunun ilkeleri tayin edecektir. Ev kadını proletaryanın tam karşıtıdır” savını ileri sürmektedir.
Kılavuz niteliğinde
Ezber bozan, dogmatik-klişe tahlilleri geçersiz kılan bir bakış açısıdır bu! Bu yönüyle de kayda değer bir eser niteliğindedir.
Verili durumu gözler önüne serdikten sonra, burjuva, feminist ve klasik sol marksist bakış açısının ötesinde, alternatif çözüm önerileri sunmaktadır. Zaten kitabın finali de, içeriğine ve ruhuna uygun bir önerme ile taçlandırılmıştır: ‘’Eğer hepimiz, erkekler ve kadınlar, bir tek ücreti değil, daha fazlasını üretim araçlarını, yani bedenimizi ve çocuklarımızı, evimizi ve topraklarımızı, bilgimizi ve yaratıcılığımızı ve emeğimizin sonucu olan ürünlerimizi de ilk ve son kez geri almayı başarabilirsek; bir alternatifi olanaklı kılabiliriz.”
‘Son Sömürge Kadınlar’ kitabı, kadın gerçeği karşısında birey ve cins olarak kendi payı, sorumluluğunu görmek, sarsılmak isteyen erkeklere ve özgürce yaşamak için neler yapması gerektiğini daha fazla öğrenmek isteyen tüm dünya kadınlarına bir kılavuz, başucu eseri niteliğindedir. Elbette kimi eleştiriye, tartışmaya açık hususlar da bulunmaktadır. Fakat, birçok açıdan yararlanabilecek bir kaynaktır. İyi okumalar.