Her şey kara zaten. Ama kadınların bir kara perde altında kendilerine ait renkleri nasıl özlediklerini görüyoruz, arkalarında bıraktıkları siyahtan. Siyahtan daha derin, yakıcı ve unutulmaz…
Özgür Amed’le aynı karelere bakmışız, dün o yazdı bugün ben. Ne zamandır aklımdaki sözcükler, yanyana gelince anlamlı bir cümle olsun dediğimde; yaşlısından gencine, özgürlüğe gülerek koşan kadınların kah yolda, kah bindikleri traktörlerin arkasında, bir devri kapatıp yeni bir devri açarcasına sıyrıldıkları “kara”yı düşünüyorum. Ve Özgür’ün dediği yerde duruyorum: “2016’nın ve onlarca yılın en anlamlı en değerli eylemlerinden, görüntülerinden biridir bence o tarladaki çarşaf mezarlığı…”
Hainler mezarlığı…
Cellat mezarlığı…
Çocuk mezarlığı…
Hayvan mezarlığı…
Tabelasını gördüğüm mezarlıklar bunlar, herkesin ayrımsız gidecek mezarlığının dışında kalan. Ad verilmiş. Bir şeye ad verildiğinde yazgısı da o ada göre uzar ya da kısalırmış! Ad insanların girişi kapısıdır diyor Jose Saramago. İlk sorduğumuz soru “adın ne”dir o nedenle. O kapıdan girmek; merakımızı, meramımızı anlatmak, gizemi çözmek isteriz ya. Şimdi Suriye’nin esir kadınları zorla içine dolduruldukları çağ karasından bir çırpıda sıyrılıyor, tabuları yıkıp, sokak ortasında çakmağı tutuşturuyor, yakıyor kendilerine dayatılan hayatın pis odalarını! Hayata belki de ilk kez, ya da uzunca bir aradan sonra “hey, adın ne” diyor, kapıdan girmek, soluklanmak, kaldığı yerde yenilenmiş kendiyle devam etmek için…O çarşafların çıkardığı duman bir devrime ait.. Ve ötesi.
Sıkıştırılmışlık ve kıstırılmışlık arasında, siyaha benzer bir yerde duruyorlardı, günlük hayatlarında. “Görece” özgür oldukları tek alan evlerinin içi, hayat denilen arka bahçeydi. Hayata dair görebildikleri tek şey, kendileri için yükseltilmiş duvarlar, çitlerdi. Çitlerini yıkan, sokağa çıkan ve başını dik tutarak ağız dolusu gülen kadın fotoğrafları var artık, bakmaya doyamadığımız.
Abderrahmane Sissako’nun 2015 yapımı Timbuktu’sundan bir sahne, uzunca bir zamandır Mimbiç dolaylarında tekrar ediyor hemen her gün. Özgürleştirilen, kurtarılan her bölgeden, kapısı mühürlü evlerden çocuk yaşlı insanlar çıkıyor sokağa. Görüntülerde o şaşkınlığı yaşıyoruz onlarla. Hangi sokağa yöneleceklerini bilmeden, bir labirentin içinde kendilerinden başka her şey arkada-ne kaldıysa artık- yönsüz koşturuyorlar! Sonra bir savaşçı geliyor yanlarına, güvenli yolu işaret ediyor, ara ara korkuyla arkalarına bakarak, kameraya doğru hızlanıyorlar, çığlıklar atarak, bir kabustan uyanmanın rahatlığıyla özgürlüğün ilk adımlarını atıyorlar.
Timbuktu’da kurgu vardı, ama kötülüğün gerçekliğini yaşayanlar o film kurgusunun hayatlarına çokça değdiğini anlatacaklardır size, ki anlatıyorlar da. Müzik yasak, sigara içmek yasak, izinsiz sokağa çıkmak yasak, çarşafsız yasak, çarşaflı da yasak; çünkü kadına hayat yasak! Özgür’ün yazısındaki Cezayir savaşı ve çarşaf örneklemesi de yıkılandır Suriye’de. Kimin ne kadar haklı bir savaş yürüttüğünün yanıtı, milyonlarca insanın yaşamının alt üst oluşuyla verilir ancak.
Bir kabustan kaçmanın tek yolunun ne kadar zor olsa da gözleri açmak olduğunu hepimiz biliriz.
Mimbiç’in yolladığı fotoğraf karelerinde, önce kadınların gözlerinin açıldığını görüyoruz.
Bugün yarın gelecek bir karede ise kentin gözleri açılacak, biliyoruz. Bekliyoruz…