Geçenlerde bir gazete yazdı, kara tren de artık geçemeyecek. Hüznü bol o türkülerden biri geldi değil mi sizin de aklınıza.
"Kara tren gelmez m'ola
Düdüğünü çalmaz m'ola..."
Hayatın sorgulanmaya muhtaç olduğu zamanlardan geçiyordu kara tren oysa. Yükü elma armut değil, memleket meselesiydi çoğunlukla.
Kılıç artıkları, jenosidden arta kalanlar, kıyım tarihinin esmer bakışlı yetim çocukları, ırzına düzeltilmeyen tarihin geçtiği kadınları taşıdı yıllarca kara tren. Ağır ağır ilerledi zamanın içinde. Tarih acele işi sevmezdi oysa. Tren ise tüm zamanların zorluğuna iyice dolayarak kendini, yavaş yavaş geçti kanamaların ortasından.
"Gurbet ele yar yolladım
Mektubumu almaz m'ola..."
Mersin'de yaşanırdı, hemzemin geçitte oynayan çocukları ezerdi tren. Koca tren, ağırdan alırdı ya her şeyi, niyeyse kaçmasına, koşmasına fırsat vermeden hızla geçerdi küçük bedenlerin üstünden. Çocuklar işte, tren yolu boyunca dizilmiş evlerin çatılarına taş yığarlardı. Arkadaşlarının intikamı için nefes alırlardı adeta. Taş atarken gülümseyenini görmedim hiç. Hafif değildi öfkelerinin gücü. Her ay Devlet Demiryolları "taş" raporu yayınlar, basınla paylaşırdı.
Kırılan camlar, zarar gören hantal metal, yasını öfkesini anlar mıydı acaba taş atan çocukların?
Sonra ne oldu bilmiyorum...
"Allı gelin al olaydın selvilere dal olaydın
Gelen geçen yolculardan
nazlı yar beni soraydın"
Kara tren, günlerce süren yolculukların yaşlı arabası...
Kederi derinleştiren mevzu, ahh şimdi "hızlı" geçecek. Devlet dedi. Geçmişin ağrılarını ray belleyen devlet, yaşanmışlıkları hatıra olmaktan çıkarmak istiyor belli ki.. Hıza yenik düşen zaman...
Anlamak lazım trene öfkeli çocukları, ellerindeki taşla zamanı ortasında kesen demir yığınına verdikleri zararı tanımak lazım. Zamanla doğru yerde tanışmak lazım.
Peki ya vagonlar? Ne anlatır size?
Düşünün hayatımızdan çıkıp giden vagonları. Getirdiği kadar yüklenip götürdüklerini... Hepsi ezikliğimizin bir parça gerekçesi değil mi? Issızlaşacak olan rayların yollara yansıttığı hüznü sabah akşam ayaklarımızla taşımayacak mıyız iç odalarımıza? Isındıkça genişleyen demirlerin sesi, soğudukça büzüşen zamanımıza benzemeyecek mi?
Ben hiç trene binmedim.
Kara treni türküleriyle, hikayeleriyle ve konu olduğu filmlerdeki efkar taşıyıcılığıyla bildim. Gecesini ve sabaha uyanan hallerinden haberim yok. Sabah çayları taze midir, yoksa yolcularının hikayeleri bulaşır da demine, içi geçmiş midir?
"Aldım çantamı elime düştüm gurbetin yoluna
Bilseydim ayrılık vardı düşmezdim alem diline"
Hayatlarının ortasında zamanı durduran insanların bir sığınak gibi yaşadığı hüzünlü bir semtin yollarına bakıyorum şimdi. İnsanlar vagonları elinden alınmış rayların üstünden koşturarak kayıyor gündeliklerine. Bu kentin travması bol başka bir semtinde rayların gerçekten boş olduğunu anımsamıyorlar üstelik. Çekmiyor da ilgilerini. Boşlukta hissetmiyorlar, acıtmıyorlar kendilerin.
"Evlerinin önü taştan sen çıkardın beni baştan
Ben seni sevdim seveli gözlerim
dinmiyor yaştan..."
Kara tren gelmez m’ola
Dillerin ve kelimelerin anlaşılır olmaya ve ifadesini doğru zamanda bulmaya gereksinmesi var. İnsanın kendisini doğurmasına benziyor bir bakıma dilin ve kelmelerin anlaşılmak istemesi.