Gülseren YOLERİ

 

‘Türk tipi başkanlık sistemi’ KHK’lerle daldı hayatımıza ve siyaset boyutu ile de kuruluşunu gerçekleştirdi. Parlamento kuş, kuvvetler ayrılığı yargı bağımsızlığı v.s yalan oldu. Çıkarılan KHK’ler ve kabinenin açıklanması ile “bari Süleyman Soylu yerinde kalmasın” diyenlerin eli böğründe kaldı ve AKP iktidarının dün bildiğini okumaya devam edeceği de anlaşılmış oldu.

Dün derken; öyle 90’lardan 80’lerden değil, 2010 Anayasa referandumu ile kendisini gösteren ve 2015 Haziran’ından bu yana da hayatımıza külliyen hükmeden dünden söz ediyorum.

Şimdi, Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma ilişkin popüler iki uç yorum var. Biri, uzun sürecek karanlık bir dönem, ikincisi 2023 vizyonu diye sunulan ve başarıdan başarıya koşan Türkiye. Bana sorarsanız, ikisi de gerçek dışı, ikisi de algı yönetimi adına sunulan yorumlar. İkincisi iktidarın halka refah getireceğine ilişkin sanal veriler içeriyor ve iktidara olan desteği perçinliyor. ‘Karanlık’ vurgusunu esas olarak muhalefetin kullanması ise dikkat çekici. Çünkü bu yorum panik yaratıyor, moral bozuyor, mücadele enerjisini absorbe ediyor ve kalıp mücadele etmeyi değil kaçıp uzaklaşmayı teşvik ediyor. Muhalefeti kötürüm hale getirmiş olan karamsarlığı besliyor.

Bunları derken, gerçekleri göz ardı edip kendimize güzel parlak sanal bir dünya da biz kuralım demiyorum elbette. Ama bugünün karanlığının bilmediğimiz bir şey olmadığını söylüyorum. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana çeşit çeşit karanlıklardan geçtik. Darbeler, sıkıyönetimler, OHAL’ler, sokağa çıkma yasakları, katliamlar, operasyonlar… Bugün yaşadıklarımız da tanıdık. Tayyip dün fiili başkandı, şimdi kanunen başkan; dün parlamento etkisizleştirilmişti, bugün kuş oldu; dün adalet diye bir talebimiz vardı, bugün de var. Şimdi neden bu panik, karamsarlık?

18-20 yaşında gençler Türkiye dışındaki her hangi bir yere kapak atmak için kafa patlatıyor bu gün. KHK ile ihraç edilmiş, 32 yaşında, hakkında dava ya da soruşturma bulunmayan bir akademisyen, bu ülkeden kaçmak için ölümle sonuçlanması muhtemel bir yolculuğu göze alıyor.

Bu panik ve karamsarlık, karanlığa karşı mücadele enerjisini düşürmekle kalmıyor, doğru yöntemler doğru politikalar üretilmesini de engelliyor.

Yanlış ve yetersiz politikalar seçimden evvel de önemli bir sorundu ayrıca. En belirgin örneklerden biri; başkanlık sistemini getiren anayasa değişikliğine karşı takınılan tutumdu bence. Seçim sürecinde “başkanlık sistemini kaldırıp parlamenter sistemi getireceğiz” söylemini biliyorsunuz. Millet ittifakı ve genel olarak muhaliflerden çok da alkış aldı bu söylem. Hatta Tayyip Erdoğan hariç liderler şahsında “yapar mı yapmaz mı?” diye de tartışıldı bolca.

Beni ziyadesiyle düşündüren bir tabloydu bu. Çünkü kaldırılması vaat edilen ve "Türk tipi başkanlık sistemi" (TTBS) diye tarif edilen yönetim biçimi 16 Nisan 2017 tarihinde yani tam 1 yıl 2 ay önce gerçekleşen Anayasa değişikliği referandumu ile anayasaya sokulmuştu ve cumhurbaşkanına verdiği geniş yetkiler seçimden sonra yürürlüğe girecekti. Seçilen cumhurbaşkanı/ başkan önce bu yetkilerle donanacak, sonra bu yetkilerden vazgeçmek için mücadele edecekti yukarıdaki hesaba göre.

Şimdi revaçtaki konu, başkan Tayyip’in icraatları. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, yuları kimin elinde belli, biz tartışaduralım dörtnala mı gider tırıs mı? Sormazlar mı; 14 aydır aklınız neredeydi, bu süre içersinde yani seçimden evvel bu anayasa değişikliğini geri alabilmek, anayasayı parlamenter sistem ve demokrasi lehinde değiştirebilmek için neden büyük bir çaba içine girmediniz diye? Sormuyorlar! Herkesin derdi Tayyip Erdoğan’la, kimsenin anayasayla derdi yok.

Oysa Tayyip gider, Anayasa kalır. Karamsarlığa düşmek yerine neyi yanlış yapıyoruz diye düşünsek ve yanlışlarımızı doğrultsak, karanlıkları canımız pahasına nasıl aydınlattığımızı hatırlasak, karamsarlığa düşene sadece işkenceleri değil, Mazlum Doğan’ı, “Dörtler”’i anlatsak…