Hîwa AZAD Herkesin çokça araştırdığı, merak ettiği, kimsenin tam olarak ne olduğunu anlamadığı, anlamaya çalıştığı, ancak herkesi korkutan küresel bir tehditle karşı karşıyayız. Dünyadaki tüm toplumları tedirgin eden Coronavirüs biyolojik bir silah olarak kapitalizmin kozmik laboratuvarlarında mı üretildi? Yoksa dünyayı yeniden dizayn etmek isteyen bir avuç küresel seçkinin, hırs ve sapık anlayışları mı bu duruma yol açtı? Cevaplanması gereken o kadar çok soru varki! Bir “belaya” bulaştık, ya da daha doğru bir deyimle bir “bela” bize bulaşmaya çalışıyor. İnsanlar panik ve heyecan içinde bir yandan işin aslını esasını öğrenmeye çalışırken, diğer taraftan bu gerçekten “Paradigmanın iflası” olabilir mi diye düşünmeye başlıyor. Karantina günlerinde bolca zamanı olan birçok kişi kendi düşünce formu çerçevesinde durumu analiz ediyor, anlamaya çalışıyor. Geçmişin muhasebesi yapılıyor ve olacaksa bir gelecek, bu nasıl bir gelecek olmalı sorgulaması yapılıyor. Sistem çöker mi? Karantina çanları sistemin sonunu mu haber veriyor? Nasıl bir sistem inşa edilmeli? Daha otoriter bir sisteme zemin mi hazırlanıyor? Yoksa daha demokratik dayanışmacı bir toplum mu doğacak? Sorular, komplo teorileri havada uçuşuyor. Sosyal medya avcıları, paranoyak “bilimciler,” her bilgiye inanmaya hazır apolitik kitleler, “biriken günahlarımıza karşılık Allah’ın bir gazabı olduğunu” yayan dinciler, komünistler, sosyalistler, liberaller, faşistler, cümle alem dile gelmiş konuşuyor. Konuşan her kesim kendi dünya görüşü ve çıkarları temelinde bir sonuca varmak istiyor. İstemekle kalmıyor, tek doğrunun kendisi olmasını istiyor. Kapitalizmin kokuşmuş leşi üzerinde, kapitalizmin çöplüğünde türeyen hastalıklı “kurtçuklar” kendilerine pay kapmak istiyorlar. Geçmişten günümüze iktidarcı sermaye sistemi amacına varmak için kendince “mübah” gördüğü o kadar çok kirli yol ve yöntem denedi ki, dünyanın masum halkları bu kirli yol ve yöntemlerin kaçınılmaz kurbanları oldu. İnsan emeğini gasp edip kanını emen sömürgeci sistem o kadar çok yalan söyleyip günah işledi ki, insanlığın başına bela olan hastalığın doğal yollarla geliştiğine kimseyi ikna edemiyorlar. Adına Covid-19 (korona) denilen virüs doğal seleksiyon yoluyla mutasyona uğramış olsa bile toplumun ezici çoğunluğu tıpkı yalancı çoban masalında olduğu gibi sistemin efendilerine, yani iktidarlara inanmıyor. Soykırımlar ve can çekişen doğa Zaten bu sistemin kendisi sürekli hastalık üretmiyor mu? Sermaye sistemi kar elde etme uğruna şimdiye kadar milyonlarca insanın kanına girmedi mi? Toplu katliamların yanı sıra, doğa her gün tahrip edilip kırıma uğratılmıyor mu? Tarihi tecrübelerden biliyoruz ki bu sistem her türlü kötülüğü yaptı, yapıyor. Toplum olarak bu sisteme inanmamak, güvenmemekte haklıyız. Vicdanını yitirmiş bir çağda vahşi kapitalizmin neler yaptığına, ne tür yıkıcı sonuçlar yaratığını yakın tarihimizden biliyoruz. I. ve II. Dünya Savaşları, Holocaustlar, halklara karşı uygulanan soykırımlar ve hala devam eden üçüncü dünya savaşı gerçekliği. Can çekişen doğa ve ekolojik gerçeklik. Her türlü ahlaksızlık, politik çıkarlar ve ulusal güvenlik kaygıları adına reva görülüyor. Hastalık üreten bu sisteme güvenmemek için elimizde ziyadesiyle gerekçeler var. Peki tedavi için bizim ne tür ilaçlarımız ve alternatiflerimiz var? “Biz” derken sistem karşıtı tüm hareketleri, toplumları kast ediyoruz. Madem sistemin kendisi hastalıklı o zaman bizim çözümümüz ne olacak? Dünyadaki kimi önemli düşünür ve yazarlar, yayılan virüs nedeniyle dünyada ortaya çıkan durumdan yeni bir sistemin inşa edilebileceğini söylüyorlar. Örneğin Slavoj Zizek; “Koronavirüsü paniği yayıldıkça, artık nihai bir seçim yapmamız gerekiyor: ya güçlü olanın hayatta kalma ilkesinin en vahşi mantığını kabul edeceğiz ya da küresel koordinasyon ve işbirliğiyle yeni bir komünizm icat edecek ve onu uygulamayı seçeceğiz.” Ve şöyle devam ediyor. “Şimdi, krizlere ve salgınlara yatkın, her tür düzenlemeden azade serbest piyasa küreselleşmesi kesinlikle ölmekte. Ama karşılıklı birbirimize bağımlı olduğumuzu, kanıtlara dayanan kolektif eylemin önceliğini kabul eden başka bir küreselleşme biçimi doğmakta.” “Kapitalizmin yapısal bir kriz içinde” olduğunu hemen her devrimci düşünür söylemektedir. Bu virüs krizi tetikleyip kapitalist düzenin işini bitirebilir mi göreceğiz? Gerçi Hz.İbrahimi ateşe atan Nemrut’un işini bir sivrisinek bitirmişti. Belki kapitalist (Leviathan) canavarın işini de çıplak gözle görülmeyen virüs bitirir, kim bilir! Dünya genelinde bu konu üzerinde bu kadar durulması, düşünülmesi, hakkında yazılar yazılması olağan şeyler. Dünyayı bu derece sarsan, Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere birçok uluslararası kurumun harekete geçmesi yeni bir dönemi başlatacak gibi görünüyor. Virüs ve fiziksel izolasyon Yeni dönem toplum için daha büyük felaketler, daha otoriter rejimler ve “büyük birader”mi getirir, yoksa daha yararlı demokratik dayanışmacı sistemler mi getirir bilinmiyor! Tartışma kolay tüketileceğe benzemiyor. Ancak mevcut sistemle yaşanmayacağı algısı gün geçtikçe daha çok hissedilecektir. Var olanı sorgulama, olması gereken üzerinde daha fazla kafa yorduracaktır. Sisteme muhalif olan alternatif hareketler daha fazla mücadele etme sorumluluğuyla yeni arayışlar içerisine girecektir. Virüsten kaynaklı krize öyle çok rol ve misyon yüklememek gerektiğinin farkındayım ancak, küresel ölçekte seyreden kriz ve çözümsüzlük sistemsel bir kırılmayı tetikleyebilir. Virüsün yayılmasına karşı yaşanan çaresizlik sistemin iflası niteliğindedir. Dünya genelinde alınan tedbirler, içe kapanma, fiziksel izolasyon, toplumsal davranış değişikliği ve kültürel yeniden yapılanmaya dönüşebilir. Herşey olasılık dahilindedir. “Asla olmaz deme, olmaz da olmaz.” Son yirmi günde dünya gündemine baktığımızda her şeyin olasılık dahilinde olduğunu göreceğiz. Dünyada radikal köklü değişimler sadece sosyal devrimler yoluyla değil, kimi zaman doğal felaketler yoluyla tetiklenmiştir. Toplum olarak nasıl tutum almamız gerekiyor? Daha düne kadar gündemimizde olmayan bu yeni durum karşısında ne yapacağız? Bunun üzerinde de düşünmemiz gerekiyor. Daha düne kadar doğal alışkanlıklar ve mücadele mekanizmasıyla toplumsal mücadelemizi yürütüyor, eylemlerimizi örgütlüyorduk. Fiziksel izolasyon ve karantina sadece kapitalist sistemi ve onun çocukları olan ulus devletleri değil, devrimci örgütlerin de alışageldiği yöntemleri adeta felç etmiş durumda! Örneğin hiç bir baskı sisteminin durduramadığı toplu Newroz kutlamaları toplum sağlığı ve güvenliği uğruna daha küçük gruplar şeklinde yapıldı. Benzer birçok toplu eylem ve etkinlik yapılamaz hale geldi. Hepimiz mevcut tedbirlerin geçici olduğunu düşünüyoruz. Bildiğimiz yöntemlerle sömürgeci sisteme karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. Ama bu süreç uzarsa ne yapacağız? Felçli durumda mı kalacağız? Yoksa yeni dönemin mücadele mekanizması ve araçlarını mı bulacağız. Kuşkusuz her dönemin kendine göre mücadele mekanizması ve araçları olacaktır. Küresel kriz karşısında yeni mücadele yöntemi de küresel olmak zorundadır. Tehlike büyük ve herkes tehdit altında. Toplum kendini güvende hissetmek istiyor. Hastalıktan duyulan korku dünya genelinde ilk defa kolektif bir direnç açığa çıkartıyor. Hastalığın hiçbir sınıfa imtiyaz tanımaması her katmandan insanları kapsaması kolektif bir farkındalık sağladı. Kolektif bilinç ve dayanışma kuşkusuz çok önemli. İnsanların genel çıkarlar uğruna bir araya gelmesi ortak tutum geliştirmesi harika bir dayanışma örneği. Yerkürede ilk defa devlet ve toplum aynı korkudan dolayı bir araya gelmiş aynı güvenlikçi tavrı sergiliyor. Devletler bir yasağı ilk defa çok zorlanmadan, toplumun ezici çoğunluğunun da desteğini alarak uyguluyor. Toplum karşıtı bir mekanizma olarak devlet, nasıl oldu da toplumla aynı kulvarda buluştu. Ya da tersinden bir soruyla toplum, nasıl oldu da devlet denen sömürgeci aygıtla aynı kulvarda mücadele birliği ediyor. Oysa şimdi örgütleme zamanı Virüs karşısında duyulan küresel korku herkesi ortak kurallar çerçevesinde bir araya getiriyor. Sürü psikolojisi ile hareket eden herkes kendini kısmen güvende hissediyor. Sürü dışında hareket edenler genel güvenliği tehdit ediyor gerekçesiyle ilk defa hem iktidarlar, hem muhalefet, hem de geniş kitleler tarafından afaroz ediliyor. Oysa şimdi toplumsal muhalefeti genişletme ve örgütleme zamanı. Sermaye sisteminin toplumu güçten düşüren hastalıklarına ışık tutan Rêber Öcalan "Bir Halkı Savunmak" kitabında şöyle der: “Burjuvazinin elinde iktidar ve sömürü gücü toplumun bağrına sızmış bir kanser hastalığıdır. Yaygınlaşan bireysel kanser ve AIDS vb. hastalıkların bu toplumsal kanserle bağını tespit etmek için bilim insanı olmak gerekmiyor. Hobbes, kapitalist toplumun doğuş koşullarında iktidar (devlet) ihtiyacını tanımlarken, ‘insanın birbirinin kurdu olmasını önlemek’ olarak değerlendirir. Bu tersinden doğru bir saptamadır. Kapitalizm insanı insanın kurdu yapmak için iktidarını kurar. Modern gerçeklikte insan sadece birbirinin değil, tüm doğanın kurdu kesilmiştir. Azami kâr ve birikim peşinde koşan, azgınlaştıran güç olan iktidara konduktan sonra, bu sınıf istismar için toplum ve doğa içinde geriye ne bırakabilir?" Sonuç olarak, “mevzusu olanın mevzisi olur” derler. Mevzu varsa mevzi de olur. Yani sorunun varsa çözüm formülü de olmalı. Çözüm düşüncesi ve reçetesi mevzinin kendisidir. Felsefe,bilim, bilgi, sosyoloji, ahlak ve vicdana dayalı fikir mevzisinde toplumsal sorunlara çözümler üretebiliriz. Kürdistan sorunu, Ortadoğu sorunu derken, bir de küresel virüs sorunumuz oldu. Yerelden evrensele diye bir söz vardır. Yerelin evrenseli, evrenselin de yereli etkilediği bir döneme hepimiz şahit oluyoruz. Çözümümüzde öyle olacaktır.