“masallarımız aynı düşlerimiz bir 

aynı ateşin yaktığı ağıtlardan geliyoruz 

kentin en uzak köşeleri 

hüznün ele verecek seni 

öyle mahzun bakma çocuk 

‘devletin ve milletin bekası’ zedelenir 

orda aşka yardım ve yataklıktan 

sabıkalıdır şiir.”

Hicri Özgören 


Yıllar önce Lorca’nın Bernanda Alba’nın Evi adlı tek perdelik seyirlik oyunu  usta oyuncu Mahir Günşiray’ın muhteşem oyunuyla  izlemiştim…

Oyun 1936 iç savaş öncesi Endülüs köylerinde yaşanan kaosu anlatıyordu..

Oyun bir evin içinde geçmesine rağmen anlatılan İspanya’ydı.

Kişiliksizleşme, kendini inkar ve ağır despotizmin yarattığı travmalar oyunun ana temasıydı …

Gazetelere bakınca Bernarda Alba’nın evi ve önce Nazilere yanaşıp sonra Nazilerden uzaklaşan papaz Martin Niemöller’in başına gelenler  aklıma geldi…

Niemöller’in o ünlü özdeyişini bilmeyen yoktur…. Komünistlerden başlayıp papazlara varan tutuklama, esir kamplarına taşınmanın nerelere vardığını Niemöller iki satırla bütün dünyaya anlatmıştı.

Bugünün Türkiyesi 1936 Endülüs’ünü fersah fersah geçti. Koskocaman Anadolu topraklarını Bernarda Alba’nın evine veya Nazi toplama kamplarına çevirdiler.

Biraz takip edin, yazdıklarını okuyun, söylediklerine biraz kulak kabartın tıpa tıp Hitlerin propaganda bakanı Jseph Gobels gibi konuşuyorlar…

“Birkaç saman kafalının hareketi olmak istemeyiz, fakat daha çok geniş kitleleri fetheden bir hareket olmak isteriz. Propaganda popüler olmalıdır, entellektüel olarak hoşa giden değil. Entellektüel gerçeği ortaya çıkarmak propagandanın görevi değildir.”


Gobels biraz daha ileri gider ve bir bakın tam da günümüze uyarlanacak bir şekilde:  

“Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız insanlar ona o kadar inanırlar.”

Yıllardır mağduriyet, karşıdakini ağır töhmet altında bırakma, pişkinliğe varan yalanların tekrarları nasıl bir kuru kalabalığı meydana getirdiğini gün gün seyrediyoruz.

Korkunun enerjik zalimliği Spinoza’nın dediği gibi “Geride sadece başı olmayan toplumsal bir ceset kalıyor…”

Başını, yüreğini, vicdanını yitirip saldırganlaşan kar topu gibi yuvarlandıkça büyüyen anlam gücünü yitirmiş bir büyük kalabalık güruhla karşı karşıyayız.

Hepsi birbirinin gözlerinin içine baka baka fütursuzca yalanlar söylüyorlar…

Abdulhamit istibdadını, ittihatçı dönemin futursuz hafiyeliklerini aratır duruma düştüler…

Kelimenin en açık anlamıyla ‘ölümü gösterip sıtmaya razı etmek istiyorlar.’

Şalvarlı, elleri mitralyözlü bir büyük güruh şafak vakti kapılara dayanıp yazanların, çizenlerin bir ülkenin aydınlık geleceği olan aydınların kapılarına dayanıyorlar…

Bir düşünün yazan, konuşan, radyo, tv ve gazeteler zindanlara doldurulunca güneşi zindanlaşan karanlıklar ülkesi haline gelmiyor muyuz?

Yıllar önce Nobel ödüllü Jose Saramago’nun körlük romanını okumuştum…

Okuduğum kahramanlarının isimsiz olan ilk romandı… Adı bilinmeyen bir ülkede körlüğün salgın bir hastalık gibi yayıldığı, korku ve paniğin egemen olduğu toplumsal ahlaki ve erdemlerinin  çürüdüğü bir şehirde geçiyordu…  

Bugün üzgün yurdumuzun özgün halini Saramago ne güzel özetlemişti…

Alınları secdede, elleri ceplerimizden çıkmayan iki islamcı kanadın para, hırs, entrika ve darbedarlıklarıyla uçurumun kıyısına dayandığımızı daha nasıl izah edebileceğiz.

Gözlerimizin içine baka baka bütün yaptıklarını “Vatanın bütünlüğü ve devletin bekası” için yaptıklarını söylüyorlar…

Bir asır önce kapısına dayandıkları Ermeni müzisyen, dünyaca tanınmış Vartabed Gomidas’ı ve yüzlerce Ermeni aydını da aynı teranelerle derdest etmiş, ardından yüzbinlerce Ermeni’yi bu topraklardan silip atmışlardı…

Nazım, Sebahattin Ali ve daha nice aydınları da gece yarıları pijamalarıyla alıp alıp götürüp zindanlara tıkmışlardı…

Yüz yıl gerinize ve bir  bugüne bakın… Nasıl bir farklılık göreceksiniz?


 Enver, Cemal ve Talat  toplam 14 kişiyle darbe yapıyorlar…

Enver, “Siz olacakları birazdan göreceksiniz” diyor…

Akşama doğru binlerce kişi Cağaloğlun’da sokakları doldurup ‘Yaşasın İttihat ve Terakki’, ‘Yaşasın Enver’ diye bağırarak alanlara koşuyorlar…

Sahi şu Yenikapı ruhunun ittihatçı ruhtan ne farkı var dı?…

Şehirleri, beldeleri akardion körüğüne çevrilen Kürdistan’ın illerine sömürge valileri atamaktan başka…

Köşe yazıları susturulmuş, gazetleri sindirilmiş, aydınları zindanlara tıkılmış, üzerine ölü toprağı serpilmiş bir ülkede körleşerek nefes alamaz hale geldik…

Bütün demokratik mevzilerin çökertilmeye çalışıldığı hatta mazlum Kürt çocuklarına “sizler Gargamelleri, Şirinleri Kürtçe seyredemezssiniz” deyip Zarok Tv’yi bile karartanlara yine halk güzel bir cevap vermişti.

‘Zulüm ile abad olanın sonu berbad olur’du…


  cihganerdogan10@hotmail.com