Yağmur kar tanelerine dönüşüp yerküreye düşmeye başladığında, yerdeki sarı yapraklar üzerindeki damlalar birer birer eritmeye başladı düşen bütün kar tanelerini. Ama inat ediyordu kar taneleri, içindeki tüm beyaz rengi yer küreye serpmek istiyordu ve bunun için inatla yavaş yavaş yağmaya devam ediyordu.
Kaç gündür aralıksız yağmur yağıyordu, bu yüzden dışarıya çıkma imkanımız olmuyordu. En azından çekim yapabilmek için kar yağmasını o kadar çok istiyordum ki, gece yağan yağmurlar bile gözüme kar gibi görünmeye başlamıştı neredeyse.
Yağmurdan kaynaklı bir süredir bir grup gerillanın yanında bir kampta kalıyoruz. Burada iki kadın gerillayla dört erkek gerilla var. Kampları da oldukça küçük ama bir o kadar da güzel. İki yeraltı odaları, yani onların deyimiyle mangaları ve bir kamelyayla bitişik mutfakları var. Henüz kış hazırlıklarını tamamlamadıkları için gelen yağmur onların işlerini de sabote etmişti. Dört gerilla erzak çekimi için noktadan ayrıldılar ve iki gerillayla noktada yalnız kaldık. Yapacak hiçbir şey yok elimizde, beklemekten başka. Elif’le bir mangada yalnızız, diğer gerilla da mutfakçı bu gün.

Saçlarına düşen kar taneleri

Elif baltayı alıp dışarıya çıktığında, yağmurun sesi azalmıştı artık. Aradan birkaç saniye geçmemişti ki Elif gülerek kapının önünde yeniden belirdi ve “dileğin kabul oldu sanırım, kar yağıyor. Ama yeri beyazlaştıracağını sanmıyorum ve çekim için bu etrafta kimseyi bulacağını da hiç sanmıyorum” dedi. Saçlarına düşen kar taneleri erimiş ve beyaz damlacıklara dönüşmüştü. Ben de gülerek “sorun değil, ben de saçlarındaki karı çekerim” dedim. Bu sözüme karşılık Elif biraz da gözlerini çatarak “kusura bakma ben herkese poz vermem, o kadar kolay değil” dedi. Ben bunu ciddiye alınca, gülmeye başladı ve “her şey çekilmek için değildir bence, bazı şeyler sadece yaşanmak içindir. Bence bu günün tadını çıkar. Daha sonra çekecek zaman bulursun zaten” diye ekledi. Ama ben ille de saçlarına düşen kar tanelerini çekmek istediğimi, böyle çok güzel göründüğünü anlatmak istediysem de Elif bunun doğal bir güzellik olduğunu, bu tür şeyleri daha çok göreceğimi ve şimdi işi olduğu için yapamayacağını bana anlatmaya çalıştı. Tabi en son onun dediği oldu ve çekim yapmadım. Elif arkasını dönüp çıktığında ben de dışarıya çıkmak için hazırlanıyordum. Beremi atkımı sarmaladıktan sonra kendimi dışarıya attım. Elif bu sarılı halimi görünce yine gülmeye başladı. “Kutuplardaki insanlar bile senin gibi giyinmiyorlardır eminim, bence biraz daha hafif bir şeyler giy ki tadını da çıkartabilesin havanın, biraz üşümekten bir şey çıkmaz inan bana” deyince Elif, ben de kendi halime gülmeye başladım. Onun üzerindeyse sadece askeri elbiseleri ve yeşil, köşeleri gerilla tarzına göre süslenmiş boncuklu bir kefiye vardı.

Odun kırmak da bir sanat
Gökyüzünden yavaşça süzülerek düşen kar taneleri o kadar güzel görünüyordu ki, gözlerimi açamıyordum. Toprağın sarı yapraklarla örtülü yüzü yavaş yavaş beyaza bürünmeye başlamıştı. Elif’in o sözleri üzerine kafamdaki bere ve atkıyı çıkarmıştım, artık biraz üşüyordum ama eldivenlerimi çıkarmadım. Toprağa düşen kar tanelerini neredeyse tek tek toplayacağım ellerime çok yağdığını kendime hissettirebilmek ve Elif’e kanıtlayabilmek için. Elif ise karın yağışını hiç umursamadan, elbiselerinin üzerindeki birikmiş karları ara sıra silkeleyerek odun kırıyordu. Elif’in odun kırışı tuhafıma gidiyordu başta, bir kadın neden odun kırıyor ki, burada o kadar erkek gerilla varken onun yapmasını garipsiyordum. Bir gün Elif’e neden sen kırıyorsun, erkek arkadaşlarınız neden size kırmıyor diye sorduğumda bana burada herkesin kendi işini yaptığını, kimsenin kimsenin işini yapmadığını fakat yardımlaşmaların olduğunu, herkesin kendi gücü oranında katıldığını vs birçok noktayı anlattı. Meğer kadın gerillalar burada bütün işlerini kendileri yapıyorlarmış, erkekler de kendi işlerini yapıyorlarmış. Fakat ara sıra ortak çalışmalarda birlikte çalışıyorlarmış, bu şekilde de komünalitelerini sağlıyorlarmış. Başta tam anlayamamışsam da Elif’in onlardan daha iyi odun kırışını görmem ve diğer birçok kadın gerillanın ustaca erkeklerin bile yapmakta zorlandıkları işleri yaptıklarını görünce bu konuda Elif’e de hak verdim. Elif odunları ustalıkla kırarken acaba ben de Elif gibi odun kırabilir miyim diye kendimi denemek istedim. Elif önce biraz da şaşkın ama tebessüm ederek “ayaklarına vurmayasın, sonra insanlar diyecekler bilinçli misafirlerini yaralamışlar, bence sen bir süre daha sadece izle” dese de ben ısrarlıydım. Benim ısrarıma dayanamayan Elif baltayı kullanma şekillerini pratik olarak göstermeye başladı. Ben o ne dese tamam desem de anlamamıştım tam olarak anlattıklarını, tek isteğim hemen o baltayı alıp kullanmaktı. Ama Elif ısrarla baltanın kullanış şekillerini anlatıyordu. En son dayanamadım, bırak kullanayım eğer yanlış kullanırsam o zaman yeniden odun kırma eğitimi verirsin deyip baltayı Elif’in elinden aldım. Elif bakalım görelim der gibi hınzır hınzır gülümseyerek baltayı elime verdi. Karşılaşacağı manzarayı tahmin eder gibi hiçbir şey demeden beklemeye başladı. Ben ilk baltayı sallayışımda her ne kadar oduna vurmuş olsam da odun yarılmadı bile. Bir iki derken odun samana döndü ama kırılmadı. Elif gülümseyerek ben de ilk baltayı kullandığımda senin gibi yapıyordum dedi. Ben ise inatla kendi bildiğimde ısrarlı bütün gücümü kullanarak oduna vurmaya devam ediyordum. Dört beş vuruş derken kollarım halsiz düştü. Elif anlamış olacak ki baltayı elimden aldı ve sen çok kırdın biraz dinlen dedi. Benim o kadar uğraştığım odunu bir vuruşta kırdı. Ben de hiç bozuntuya vermeden “ben yaraladım sen de öldürdün tabi” dedim. Yeni bir odunu yere koymakla uğraşan Elif “tabi senin hakkını ödeyemem, odunu samana döndürdün, neredeyse bizim katıra yem olarak verecektik, odunu elinden zor kurtardım, ne olur beni öldür ama saman yapma diye yalvarıyordu, o yüzden ben daha oduna vurmadan o parçalandı” diye biraz da şaka beni düştüğüm durumdan kurtarmaya çalışıyordu. Odunu yere koyduktan sonra o kocaman odun iki vuruşta ikiye ayrıldı. Elif hem odun kırıyor hem de odun kırma yöntemlerini bana anlatıyordu. Diyordu ki “ odun kırmak için güç değil, yöntem gerekir. Güç seni bir yere kadar götürür ve yorar. Ama kırma yöntemlerini bilirsen hiç yorulmadan odunları rahatlıkla kırabilirsin.” Anlattıklarını dinledikten ve onun kırış yöntemlerini izledikten sonra yeniden ondan baltayı almak istedim. Bu sefer hiç itiraz etmeden baltayı elime verdi. Onun gösterdiği yöntemleri her ne kadar kullanmaya çalışsam da onun kadar iyi kullanamıyordum. Elif zamanla alışırsın ve ustalaşırsın bu işlerde de dese de ben yine de aceleci yaklaşıyordum.

Dağda çay içmek
 Elif’le odunları çektikten sonra içeriye girdik. Saçlarımız, elbiselerimiz kardan bembeyaz olmuştu. Karlar içeriye girdikten bir kaç saniye sonra yavaş yavaş erimeye başlamıştı ki Elif birden, saçlarındaki karı atma çekecem diye benle uğraşmaya başladı. Bu sefer de ben olmaz, bu anı yaşa sonra çekersin diye cevaplar vermeye başladım. Üzerimiz sırıl sıklam olmuştu bir saat içinde ve kırdığımız odunlarla şimdi üzerimizi kurutmaya çalışıyorduk.
Sobanın üzerinde fokur fokur kaynayan çayı bardakları doldurmak için kalktığımda Elif de şekeri getiriyordu. Bu sırada Elif’e çayı demli mi açık mı içiyorsun diye sordum. Elif yine gülerek “olduğu gibi içerim” dedi. Ben anlamamıştım ama demi arıyordum. Elif sen suyu doldur demi sonra düşünürüz dedi. Ben de bardakları doldurmaya başladığımda çayın renginin ve kokusunun farklı olduğunu anladım. Bu çayı yazın toplayıp kurutuyorlarmış ve kışın her zaman sobanın üzerinde kaynatıp içiyorlarmış. Biz dışarıya çıkmadan önce sobanın üzerine koymuş ada çayını. Burada doğanın her var oluşu yaşama farklı yansıyordu. Doğadan her yönlü bir yararlanma vardı ve ben her adımda doğanın farklı bir yönünü ve gerillanın doğayla olan yakınlığını biraz daha görüyordum.

Kardelen mi  Berfin mi

Sobanın yanında baya bir ısındıktan sonra yeni bir şey bulmuşum gibi Elif’e döndüm ve yarın etrafa bakıp kardelen bulup çeksek nasıl olur dedim. Elif ne demek istediğimi anlamamıştı sanırım, “ne kardeleninden bahsediyorsun, yarına kadar bu kar kalmaz bak, akşam ay ışığı var, kar duracak ve yerdeki karların hepsi de eriyecek, boşuna hayal kurma” dedi. Hayallerim bu dillendirdiği gerçekliğe çarpmasına rağmen ben yine de umudumu yitirmek istemiyordum. Aradan bir kaç dakika geçtikten sonra Elif kafasında oluşan çelişkiyi çözmek istermiş gibi “ tamam karı anladık da bu kardelen de ne oluyor” deyince ben artık gülmeye başladım. Bu soruya karşı gülüşüm Elif’i kızdırmıştı ki Elif biraz da suratını asarak  “ne oldu bir soru sordum sadece” diye kendisini savunmaya başladı. Sorusunda ciddi olduğunu anlayınca gülmeme son verdim ve anlatmaya başladım “kardelen bir çiçektir ve kar yağdığında yarı yarıp açar güneşe doğru, beyaz renktedir” diye. Ben çiçeği tarif ettikçe Elif’in gözlerinde şekilleniyordu sanki ve birden hatırlamış gibi “ne kardeleni ya, senin bahsettiğin Berfin’dir. Bizim Berfin sizde olmuş kardelen” diye benimle bu sefer o dalga geçmeye başladı. Kürtçe bilmediğimi bilmesine rağmen, o çok güzel bir Türkçe kullanıyordu benimle konuşurken. “tamam, tamam kızma, Kürtçe bilmiyorsun ama ben de sadece seninle Türkçe konuşuyorum, biliyorsun ki benim anadilim Kürtçe ve burada hep Kürtçe konuşulur. Bende Türkiye’de yaşadım ve Türkçeyi çok iyi kullanıyordum ama şimdi her şeyim, yaşamım Kürtçe. Burada kardelenler de Berfin’e dönüşür” diye Elif konuşmasını sürdürürken ben de dillerin ne kadar da yaşama şekil ve anlam verdiğini düşünmeye başlamıştım.
Evet, Elif’in dediği gibi burada kardelenler Berfin’e dönüşüyor. Bir yıla yakın bir zamandır bu gerillaların içinde çalışma yürütmeme rağmen onların yaşamını bir bütünen çözebilmiş değilim. Her gün onlarca gerillayla tanışıp çalışıyorum ama onların gizlerini hala çözemedim. Çözdüğüm zaman belki de onları tam yansıtamamaktan korkuyorumdur bilmiyorum.


ÖZGÜR SEVDİLLİ