Salih Canova o gün, 10 Ekim günü, Ankara Garı'nda, barış mitinginde, kardeşini kaybetti. O günden sonra hayat, başka türlü işleyecekti.

Bir insan, hem de öyle bir anda ve iyiliğin bedeli olarak kardeşini yitirdiğinde ne hisseder? Bunu sorduk Salih'e. Zor sorulardı sorduklarımız, ama sağolsun yanıtladı bizi.


Kardeşinizin katledildiğini haber aldığınızda ne hissettiniz? 

Bazı şeyler, sizi, bir anda evrensel insanlık hallerinin en trajik yerine düğümleyiveriyor. Bir katliamda kardeşinizi kaybettiğinizde ilk hissettiğiniz şey, bu düğümün boğazınızı sıkması galiba. O güne kadar sadece duyduğunuz, okuduğunuz, izlediğiniz bir insanlık halinin öznesi oluveriyorsunuz. Bunu o an böyle adlandıramıyor olabilirsiniz ama benim ilk hissettiğim şey böyle bir iç daralmasıydı. Yer altımdan kaydı sanki, hayat orada durdu. Sonrasında geleneksel tanımların aslında gerçeği nasıl yansıttığına şahit oldum. 'Böğrüne bıçak saplanmanın', 'ciğeri yanmanın', 'beyninden vurulmanın' ne demek olduğunu o an anladım sanırım. Bunların hepsinin yüzyılların yaşamsal deneyiminden süzüldüğünü...


Kardeşinizi nasıl tarif edersiniz? "Ona dair en belirgin anım şu" dediğiniz bir anı var mı?

Yapacağım hiçbir tarifin aramızdaki sevgi ilişkisini açıklayabileceğini zannetmiyorum. Bunun yakınlarını kaybeden herkese özel bir durum olduğunu düşünüyorum. Herkes için yakınları, sevdikleri, onlarla yaşadıkları özel anlar çok değerli. Kardeşim çok zor bir hayattan gelmiş bir kadındı ve çok mücadeleciydi. Yaşamı boyunca önce bir kadın, sonra Kürt bir kadın, sonra emekçi bir Kürt kadın olarak hem gündelik yaşamın bütün açmazlarıyla hem de yaşamının bir noktasından sonra içine sinmeyen politik gerçekliklere karşı mücadele verdi. Yaptığı çoğu şeyi büyük politik anlamlar yükleyerek değil, kendiliğinden, o öyle olması gerektiği için yaptı. Katledildiği eyleme gitmesinin onun sağlığı açısından riskli olduğunu söylediğimde bana, “İnsanları arabaların arkasında sürükleyerek öldürüyorlar, neyi bekleyeceğiz?” demişti. Beklemedi de. 

Çok vicdanlı bir insandı, çevresinde olan biten tüm haksızlıklara karşı çok duyarlıydı. Bir anı anlatmam gerekirse onu en iyi özetleyen anlardan birine dair bir anekdot aktarabilirim. Bir gün kapıya Şehit Aileleri Derneği adına dergi satan birkaç kadın gelmiş, savaşta çocuklarını kaybeden kadınlar. Kardeşim kadınları içeriye davet etmiş, onlara ayran ikram etmiş ve uzun uzun savaştan, onların da savaşta çocuklarını kaybettiğinden, bu savaşı durdurmak gerektiğinden söz etmiş. "Ben sizin derginizi her ay alacağım, siz de çocuğunuzu kaybettiniz ama başka annelerin kaybetmemesi için yapılması gereken barışı sağlamaktır" demiş kadınlara. Akşam eve geldiğimde sehpanın üzerinde bir dergi görüp o derginin bizim evde ne aradığını sorunca anlatmıştı uzun uzun. O kadınların acısını gerçekten hissederek, onların da savaşın kurbanlarından olduğunu bilerek çoğumuzun yapmayacağı ya da yapamayacağı bir şeyi tümüyle insanı bir yerden yapmıştı. Bende en belirgin anılarından biri budur. Onun hayata ve mücadelesine bakış açısını çok iyi özetliyor.

 

10 Ekim’den sonra art arda yeni saldırılar oldu. Bu durum sizi nasıl etkiledi?

Kardeşimi yok eden bomba Ankara'da bir kere patladı ama birlikte yaşadığımız evde her gün yeniden patlıyor. Sıradan gündelik bir işi yaparken, bir bardağa dokunurken, dolaptan bir havlu alırken, su içerken, yemek yerken... Her saldırı, her katliam sizi 10 Ekim gününe yeniden götürüyor. Adli Tıp önünde bekleyen insanları gördükçe, cenazeleri, ağlayan çaresiz insanları gördükçe kahroluyorsunuz. Unutmak, iyileşmek imkansızlaşıyor böyle bir durumda. Acınız başkalarının acısıyla katlanarak büyüyor. Yakınlarınızı ve kendinizi olan bitenlerin şiddetinden uzak tutmaya çalıştıkça her yeni katliamla aynı yere dönüyorsunuz. Kişisel çabalarımla diğer katliamlarda hayatını kaybeden insanlardan birkaçının yakınına ulaşıp başsağlığı diledim. Bu bile çok zor, çok üzücü bir süreç. Ama yan yana olmanın önemine inanıyorum. Bu nedenle de 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’ni çok önemsiyor, olabildiğince katkı sunmaya çabalıyorum. Bizi iyileştirecek şey, kayıplarımız ne denli büyük olursa olsun geride kalanlar olarak birbirimizi yaşatabilmek, birbirimizin yaralarını sarabilmek ve aynı şeyi başkalarının yaşamaması için çabalamak. Hukuki süreci ve hak arayışımızı sistematik olarak sürdürmek için de bu tür girişimler çok önemli.


Birçoğumuza 10 Ekim’in üzerinden yıllar geçmiş gibi geliyor, sizin için de durum öyle mi? Zaman algınızda nasıl bir değişim oldu?

Zaman çok keskin biçimde kırıldı benim için. Zaman kırıldı; geçmiş, şimdi, gelecek her şey birbirine karıştı. Günler daha da uzamış gibi geliyor bana, yaşadığımız 1 yılı 10 yıl gibi geçirdim. Yaşayacağım hayatın içinde artık kardeşimin olmayacağını bilmek çok iç burkucu. İnsan bir çeşit geleceksizliğe hapsoluyor. Kendi adıma bununla baş etmenin yolunun başka hiç kimsenin böyle bir deneyim yaşamamasını sağlamaya çabalamaktan geçtiğine inanıyorum. Hiçbir şey kardeşimi geri getiremez ama başkalarının kardeşlerinin katledilmesinin önüne geçebiliriz. Geçmişi değiştiremeyiz ama gelecek bizim elimizde.


Diğer katliamlar haricinde 10 Ekim, devletin de yas ilan ettiği ve hatta 'terör eylemi' kapsamına aldığı bir katliam. Bu size ne hissettiriyor?

Özel bir şey hissettirmiyor açıkcası, hatta böyle bir 'ayrıcalık' edindirilmiş olmak yer yer rahatsız da ediyor. Ankara’yı diğer katliamlardan ayıran şöyle bir durum var: Toplumsal algıda Ankara’da katledilen insanlar sanki katledilmeyi hak etmemiş gibi bir yanılsama oluştu. Devletin saldırı sonrası refleksinin de bunda etkili olduğunu düşünüyorum. Örneğin Suruç’ta katledilen insanlara 'su testisi su yolunda kırıldı' yaklaşımıyla yaklaşılırken Ankara’daki insanlar 'masum siviller' olarak kodlandı. Oysa hiç kimse hiçbir katliamda katledilmeyi hak etmiyor. Diğer yandan terör mağduru kapsamına alınmanın somut bir karşılığını da görebilmiş değiliz. Neredeyse 1 yıl oldu ve en ufak bir devlet yetkilisinden basit bir başsağlığı bile alamadık. Faydalandırılacağımız söylenen haklarla ilgili mağdurlara yeterli bilgi verilmediği için ya insanlar başvuru sürelerini kaçırdı ya da başvurmalarına rağmen henüz somut bir gelişme olmadı. Mağdurların sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılanması, yaşanan travmanın izlerinin silinmesi için hiçbir çaba sergilenmedi. Yakınlarımızın eşyalarını bile kendi çabalarımızla ve 'daha fazla depoda tutulamayacağı' için alabildik. 


Ankara’dan sonra hayatınızda neler değişti?

İki boyutta değişiklik oldu: Birincisi gündelik hayat, diğeri hayat algımda bir değişiklik. 

Gündelik hayata dair değişimlere yakınını kaybeden herhangi birinden farklı bir şey yaşamayacağım için değinmeyeceğim ancak hayata dair algımda büyük bir derinleşme yaşadım. Başlarda bir sarsıntıydı bu, zamanla derinliğe dönüştü. Nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum ama kavrayışımda bir derinlik oldu. Özellikle savaşı ve sonuçlarını kavrayışımda bir derinlik yaşadım. Kardeşim tesadüfen ölmedi, katledildi. Katledilmesinin de tek nedeni var: 2015 Türkiyesi’nde bir Kürt olduğu ve itiraz ettiği için katledildi. Bunu çok önemsiyorum. Katliamlarda hayatını kaybeden, katledilen insanları düşünürken, onlarla ilgili konuşurken ya da yazı yazarken bu gerçeği bir saniye bile unutmamamız gerekiyor. Bu bir tesadüf değildi. Birkaç metre ötede dursa ölmeyecek olması değil mesele, asıl mesele ortada kocaman bir savaş olduğu gerçeği. Kardeşim orada durmasaydı başkasının kardeşi katledilecekti. Savaşın yarattığı sonuçları kişisel olarak tecrübe etmemize gerek yok, önemli olan birilerinin bu savaşın sonucunda hayatlarının altüst olduğunu bilmek ve hepimizin hayatının değerli olduğu kavrayışına ulaşmak. Benim hayatımdaki en büyük değişiklik bu oldu sanırım. Kardeşim Auschwitz’den Ruanda’ya, Endonezya’dan Mançurya’ya, Şili’den Kenya’ya evrensel bir savaş tarihinin kurbanı oldu. Bir tesadüf değil onu aramızdan alan. 


Mevcut politik düzen ve bundan sonrasıyla ilgili, 'barış' fikriyle ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?

Ben kişisel olarak Ankara öncesinde de barışın hayatlarımız için bir zorunluluk olduğuna inanıyordum, bu görüşümde bir değişiklik olmadı ancak barıştan ne anladığımız önemli bir mesele. Barıştan kastettiğim şey insanların ve aslında doğadaki tüm canlıların uyum içinde ve farklılığını koruyarak yaşayabilmesinin mümkün olduğu bir ortam. Bu nedenle benim için Türkiye'deki genel algının tersine savaşın/çatışmanın durması barış anlamına gelmiyor, savaşın durması sadece barışın öncül koşuludur. Barışı inşa edebileceğimiz zemini yaratmaya hizmet eder ama barış anlamına gelmez. Kendi adıma mevcut iktidarla bir barış sürecine girilebilmesinin maalesef çok mümkün olduğunu düşünmüyorum ama tarih mevcut iktidardan ve bugünden ibaret değil. Dolayısıyla barışa, barışmaktan başka çaremiz olmadığını ve tarihin bugünden ibaret olmadığını düşünerek yaklaşmak gerekiyor. Başka çaremiz yok. Bu topraklarda umut dolu bir gelecek için, tüm toplumsal kesimlerin içselleştirdiği bir barışı inşa etmek zorundayız. Bunun bir noktada mümkün olabileceğine inanç duymalıyız.