Her gazete, kendi toplumunun olay ve durumlarına ayna tutan haber alma aracıdır. Haber ve her türlü yazının ömrü bir günlük, eskilerinin deyimiyle, “ertesi gün kese kağıdı“dır. Şimdilerde kese kağıdı yok, toplananlar kağıt fabrikalarına gidiyor.
Bu gazete haberleriyle iyi ya da kötü, her neyse elinden geldiğince, Kürdistani’dir. Biz yazarlar da, olaylar ve durumların iz düşümünde, analizler yapmaya çalışırız. Bazan “konu dışı” gibi görünen yazılar, bugün Taha Akyol’un kirli potresini çizmeyi konu almam gibi, Kürdistan gündeminden sapma değil, öteki yoldan giderek, Kürtlere acılar içiren Türk Faşizminin özüne inmedir.
Taha Akyol’un, bütün “türdaşları” gibi hangi “Orta Asya”sından kopup, konduğu topraklarda başkalaşım geçirerek Türk oğlu Türk olmuş bir göçmen olduğunu bilmiyorum. Ama o, sonradan “Türk” olan göçmen ruhun tipik bir örneği, zehirli prototipidir.
Göçmen, konduğu topraklarda itilmişlik, adam yerine konmamışlığın ruh haliyle yaralanır. Aşağılık kompleksinin açtığı yara, zaman içinde kinle kabuklanır. Kanser uru misali yayılarak bütün duygu ve düşüncelerini zehirler. Artık gördüğü herkes düşmandır.
Var, dahası düşmanlarından üstün olduğunu göstermek için, etraftaki herkesten daha öz, daha birinci sınıf, Türk görünme manevralarıyla ırkçılığı kutsayarak, insanlık suçlusu kirli yüz, kanlı el kesilir.
Son zamanlarda beşi, onu, yüzü, üç yüzü bir araya gelerek topluca Kürtlere saldıranlara bakın. Göreceksiniz ki, en son gelenlerin çocuklarıdır, onlar. 
Kürt itirafçılar da bu soysuz soydandır. Yeni kimliğinin hakkını verip, göze girme yarışında, en hızlı Kürt katili onlardan çıkıyordu. Bugünkü Türk gazeteleri, bunlardan birinin “binden fazla Kürt öldürdüm” övünmesiyle kaplıydı.
Bir başka itirafçı, önceki gece televizyonda, Kürt isyancılara iftira ve küfürler yağdırarak yeni efendisi AKP ve Recep Tayyip’in elini yalıyordu. O durduğu kapıya uygun kuyruk sallayan, önüne kemik atanın elini yalayan bir kurnaz, ama zeki değildi. Buna rağmen “saflar”ın bol olduğu Kürt dünyasında işini yürütüyordu. Cezaevinde Kürtlüğünden pişman olmuş, itirafçı olarak karşı safa geçmiş, çıkınca “bir kere daha döndüm” olmuştu. Hızla güven toplamış, bu güvenle saygın bir Kürt’ü koluna takıp cellatların ayağına götürmüştü.
Ama devlet çetelerinin, Mafya yöntemiyle geride şahit, delil bırakmadığını, kullandıklarını da ortadan kaldırdıklarını düşünemeyecek kadar kıt zekalıydı. Yaşlı Kürdü katleden cellat, son iki kurşunu ona saklamış, ancak öldürücü darbe almamıştı.
O şimdi hizmetlerine rağmen, ihanetine uğramanın kızgınlığını devlet karşıtıydı. Kürtlere dönük yüzünde ise mağdur ifadesi oynaşıyordu.
Kürtler mağdur vicdanlılarıydı. Ona kapılarını açtılar. Ancak itirafçılığını unutmayanlar da vardı. İstediğini alamadı. Düne kadar yaladığı ele tükürerek, yeni nimetere yelken açtı. Yeniden isyancıların karşı cephesindeydi. Yüzünü devleten dönüp, ihale işlerine girdi. 60 yaşlarının eşiğinde kartvizitine yazarlığı bile başardı. Ama kemiğe düşkündü. Bu uğurda Ahmet Altan’ın elini de ısırdı. Şimdilik yeni bir efendi bulana kadar AKP kapılarında…
Taha Akyol’a dönersek, “Kıbrıs’ta bana Türk diyorlardı, Türkiye’ye gelince Rum diye küçümsediler“ diyerek kompleksini deşifre eden Türkeş’in ırkçı teşkilatına karışmadan önce Yozgat’ta avukattı. Konuşma yerine, “evet efendim, baş üstüne efendim” deyişi ve okuyanın olmadığı bir yerde, Faşist ideologlardan Weber’den ezber cümleleri ulu orta serpmesiyle, MHP’nin “derin entelektüeli” payesine erişmiş, “Türküm” diyene Türklük ruh aşısı yapan baş eğitimci olmuştu.
Mafya ve cinayetlerle bütünleşmiş namı hala söylenen Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı gibi katiller ve adı sayılamayacak kadar çok tetikçi onun eğitim arenasından geçti. Onun baş eğitmenliği günlerinde, MHP Türklere karşı Türklük dükkanı işletiyor, oradan çıkan şagirtler kan nehirleri akıtıyorlardı. “Memleketim” dediği Yozgat ise, Türklerden kurtarılmış Türkistan’dı. Saf kan Türk olduğunu kanıtlamayanlara giriş yasak, çıkış yoktu.
12 Eylül 1980 sabahı tutuklanıp, daha sonra çetecilik suçlamasıyla yargılanmadan önce bir yandan, MHP’nin her manşeti ölüm kusan birer mitralyözü andıran “Hergün” gazetesini yönetiyordu.
Hapisten çıkınca, MHP Weber ezberine dar geliyordu. Okuyanı, söz gelişi Weber’den habersizi yok, Faşizan kokulu bütün iktidarların yol gösterici kargasıydı, artık.
Şimdilerde Hürriyet gazetesi ve aynı patronun televizyonunda AKP’ye kargalık edip, çok olan aklıyla fikir aşılıyor. Sıkıştıkça her kemik atanın elini yalayan Kürt itirafçıları televizyonda malzeme yapıp, sanki okuyup etkilenen varmış gibi, köşesinde yalan söylüyor, iftira ediyor, Kürtlerin kendi iç sorunu olan Hüseyin Aygün olayını bahene edip şunları yazıyordu:
“(Hüseyin Aygün’ün) serbest bırakılması, olayın önemini azaltmaz. PKK bölgede şiddet ve tehditle demokratik siyaseti ve Kürtlerin seçme özgürlüğünü boğmak istediğini hiç akıldan çıkmamalıdır.”
Milletvekili, Belediye Başkanı ve oy vereniyle 10 bin Kürt toplama kamplarında, ama Taha Akyol Faşist utanmazlığın doruklarında demokratik siyasetten bahsedebiliyordu. Ahmet Türk’ün burnunu kıran polisin Başbakan tarafından teşekkürle ödüllendirilmesi, milletvekillerinin Amed ve Kontastino’da (İstanbul) dayaktan geçirilmesi, sokağa çıkan halkın cop darbeleri, gaz ve tazyikli su ile meydan işkencesinden geçirilmesi, Faşist demokrasi olmalıydı. Avukatların, gazetecilerin toplu tutuklaması da, Faşistin demokrasisinde sos, tuz, bilerdi herhalde…
Şaşmayın, Faşizmin kara yüzüne. Kargası Faşist eğitmen ve itirafçılar olan bir rejimin gagası hep kirli kalır. Kirlilik, Roboskî katliamı, Kürdistan dağlarında kırımdan sonra, demokrasi ve özgürlük adıyla sınırları da aşıp, Suriye’de insanları altıncı kattan insan atmaya, katliam, tecavüz, talana destek olarak gün ışığına çıkar.
Irak kendini beladan korumak için, terör ateşi yakmaya gelen Dışişleri Bakanını yakalamak için kovalar, öteki ırkçı lidere giriş izni vermez. Bunlar da dünyanın ilkleri…
İnsanlığın felaketi bu ya, rezilliği sınır dışına taşıyanlar utanmayı bilmiyorlar.