Rejimlerin önüne eklenen sıfatlar o rejimlerin hangi tarzı, yöntemi esas aldığını, kendisini nasıl bir zihniyet üzerinden gerçekleştirdiğini gösterir. Demokratik Cumhuriyet derken demokratik yanına, İslam cumhuriyeti derken de cumhuriyet rejiminin Müslümanlığına vurgu yapılır. Ne yazık ki, Türkiye faşizmden kurtulamadığı gibi, faşist İslamcı cumhuriyeti sıfatlarıyla anılmaya da başlandı. Tüm bunlara rağmen bu rejimin, soykırımları her gün güncelleştirerek katliamlar üzerinden kendini var ettiği biliniyor.
Demirci Kawa efsanesine ne kadar da benziyor… Gençlerin kanını içen, beynini yiyen o sömürgeci hükümdar Dehak’a dair efsanelerin nasıl oluştuğunu özellikle AKP iktidarını gördükten sonra merak etmez olduk. Bu tip efsanelere artık şaşırmıyoruz, mümkün değil demiyoruz. Oluyormuş demek ki. Beyinleri çıkarılan, kanları içilen, başları kesilen, kulakları kesilip askerlerin elinde ipe takılan gençlerimizin cesetleri henüz çöplüklerden çıkarılmış değil. Henüz yüzyılın içine yayılan katliamların çetelesi tutulmadı. Henüz bilançosu oluşturulmadı Kürtlere yönelik soykırımların. Rakamlar bilinmiyor olabilir ama bilinen bir gerçek var ki, bin istatistikten daha keskin, o da şudur: Dehak zihniyetli bu kasap cumhuriyeti kana doymamıştır.
Ve her günkü uygulamalarıyla aynı kanlı hükmünü sürdürmektedir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın komployla esir alınmasıyla başlayan beyin yeme yönelimi iki yıldır siyasi soykırım operasyonlarıyla son hız devam etmektedir. Bununla birlikte de katliamlar, askeri operasyonlar, linçler ya da yargısız infazlar dur durak tanımamıştır.  Bugün hala kan akmaktadır. Çünkü Dehak zihniyetli AKP iktidarı kendini kanla varetmektedir. Öyle ki, deprem gibi 600’ü aşkın insanın yaşamını yitirdiği, kalanlarının ise yaşamlarının büyük oranda anlamını yitirdikleri bir doğal felaket karşısında dahi sevinen bir hükümetle, bir başbakan gerçeğiyle karşı karşıyayız. Dostluk kavramına dahi bir tecavüzcü zihniyetle bakan bu hegemon anlayış düşmanlık kavramına nasıl yaklaşabilir ki…
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ilk esaret sürecinden itibaren gösterdiği yaklaşımla faşist rejimin gerçek yüzü açığa çıktığından hiçbir çözüm yolunun denenmemesi için ellerinden geleni yapmaktalar. Bunun da başta geleni AKP için devletin tüm alanlarında kendi sahte İslamcı kadrolarını yerleştirmek ve inancı bir kar aracına dönüştürerek istismar etmektir. Bununla birlikte fazlasıyla kan dökmek, fazlasıyla yalan söylemek, fazlasıyla yüzsüzlük etmek, fazlasıyla tecavüz uygulamak ve bunu fazlasıyla çirkin bir yüzle saygının zerresinin dahi olmadığı bir utanmazlıkla halkın yüzüne karşı yapmaktır.  Bir yara ki, tarihin tüm yaralarının kanı tek bir yaradan akıyor.  Öyle bir yara ki, tüm insanlık orada kanıyor, orada kendi acılarını kanatıp duruyor.
Bir ana düşünün. Bir ana ki, çocuğunun dağlara gittiğini biliyor. Duymuş bir yerlerden. Anlamlı yaşamak için başka çaresi olmadığını da biliyor. Yıllarca bir haber, bir mektup almamış, bir an sesini duymamış, bir resmini görmemiş. Ve tüm acılara, ayrılıklara ve özlemlere de kendi toplumunun acılarını gidermeye kendini feda etmiş bir yiğit gencin anası olmanın onuruna katlanmış. Gurur duymuş çocuğuyla. O onurlu geleceğin yaratılmasında kendi payını, kendi canından bir parçayı görmüş, gurur duymuş.
Bir gün çağırmışlar anayı. “Gel çocuğunun cenazesini al!” demişler. Yılların acımasız ayrılığında kendini buna hazırlamış ana. Kızıl bir zamandan geçtiğini yürek yarası çocuğu yüzünü dağlara döndüğünden beri bilmektedir.  Gitmiş, çocuğunun cenazesini almaya. Bir ceset neyi anlatır ki, bir metre toprak atılır üzerine, bir mezar taşı dikilir, ki bilsinler ondan sonrakiler, bir zamanlar böyle bir insan vardı yaşamda. Bir bilinmezlikten kurtarır geride kalanları. Ölüm ve yaşam arasındaki buz gibi gerçekliği bildirir geride kalanlara. Bu acı gerçeği yüreğinde öre öre gitmiş ana…
Çocuğunun cenazesi diye bir siyah poşet vermişler ananın eline. İçinde bir çift ayak olan bir siyah poşet… Hangi anaya evladı böyle verilir. Hangi yürek bilebilir dokuz ay taşıdığı, kendi kanından hücre hücre damıttığı, her zerresine kendini verdiği, can verdiği, kendi ömründen kısarak ömrüne kattığı çocuğunun yıllar sonra cansız bir şekilde, siyah bir poşet içinde bir çift ayak olarak ona geri döneceğini.
Onun gibi daha birçok ana bir soğuk ekim gününde elleri yüreklerinde beklediler. Her birine bir siyah poşet verildi. Birinde başsız bir beden, birinde yanmış bir can kalıntısı, kiminde…  Bu acıyı hiçbir ana hak etmiyor. Analarımıza bu acıyı yaşatan Kasap cumhuriyetinin ve bu cumhuriyetin usta(!) kasaplarının, kendi kanında boğulma zamanı gelmiştir. Mezopotamya halkı nasıl ki, zalim Dehak karşısında örgütlenerek, direnerek ve mücadele ederek Dehakları alt etmiş ve çocuklarını, çocukları şahsında geleceğini kurtarmışsa, nasıl ki dağ başlarında özgürlük ateşlerini yakmışsa, bu acının öfkesini de aynı özgürlük mücadelesinin gücüne dönüştürmesini bilecektir.