Birinci Dünya Savaşı ve onun ardılı İkinci Dünya Savaşından sonra, evrensel savaş hukuku oluşmaya başladı. Silahsız, savunmasız sivil insanların dokunulmazlığı, en önemlisi esirlerin yaşama hakkı garantiye alındı. Zehirli gazlar, napalm gibi bombaların kullanımı savaş suçu sayıldı. İç çatışmalar da kurala bağlandı.
Ama 1984 yılında başlayan ve yayılarak büyüyen Kürdistan isyanı sürecinde evrensel hukuktan vazgeçildi, iç hukuk da hiçe sayıldı. TC, Kürdistan’da kendi iç hukukunu hiçe sayarak vahşet estirdi. Kaidesiz, kuralsız yöntem ve yollara saparak, her şeye rağmen, şövalyelik unsurlarını taşıyan savaşı kirletti. Karşılık göremeyeceği sivil insanları, savunmasız köyleri hedef aldı. Yıkım ve kırımı kendince zafer saydı.
Savaş esirleri işkencelerle katledildiler. Helikopterlerle havadan, kayalıklara atıldılar. Eli satırlı mangalar, şehir ve kasaba sokaklarında insanların ensesine kurşun sıkan katiller icat ettiler. Mafyanın bile onursuzluk saydığı pespaye yöntemlerle savaş tarihini kirlettiler. Bu mangaların Milli Güvenlik Kurulu kararıyla ortalığa salındığı sonra anlaşıldı.
Mafya devlet, devlet mafya, çeteler adalet uygulayıcılarıydı bu süreçte. Ama buna rağmen Kürdistan ulusal mücadele gerillalarına „terörist“ diyorlardı.
Oysa terör yıldırma, sindirme hareketiydi. TC’nin kuruluşundan beri terör devleti manzaralarıyla muhaliflerini sindiriyordu.
Bu ayrı bir mesele de, TC bir miyonluk silahlı gücü, uzun menzilli topları, çağının en öldürücü aygıtlarıyla donanımlı uçak ve helikopterleriyle, tüfekle savaşan bir avuç gerillaya karşı nafile bir çabayla üstünlük kurma uğraşında başarıya ulaşamayınca, aklını kaybetmişlerin histerisiyle yeni insanlık suçları işlemekteydi.
En son Cumhurbaşkanı Gül’ün „intikam“ narası, Başbakan’ın „hücum“ emrinden sonra Türk ordusu havadan bombardıman ile Çukurca’nın Kazan Vadisine zehirli gazlar yağdırmıştı. Kurtulan gerillalar „zehirli gaz kullandılar“ diyor ve uçakların hücumundan sonra hissettikleri mide bulantısını, baş dönmesi ve halsizliği anlatıyor, zehir gazları „elma kokulu“ diye tarif ediyorlardı.
Gerillalar iki gün boyunca askerlerle yüz yüze gelmediklerini, karadan herhangi bir çatışmanın yaşanmadığını, ölülerin yarasız beresiz olduğunu söylüyorlardı. Oysa Malatya’ya taşınan ölüler paramparça ve bedenleri yangın artığıydı. Kimsenin dindara yakışan bir yaklaşım, durum ve tutum görmediği halde, inatla bize din satan AKP rejiminin ordusu, daha sonra ölülere işkence etmiş, onları yakmış olmalıydı.
Neresinden ve hangi cepheden bakılırsa bakılsın „sahte imam“ Kazan Vadisinde bir kere daha münafıklaşmış, doğayı zehirlemiş, cinayetler, insanlık suçu işlemişti.
Hukuka aykırı can almalar cinayet, caniler de katildir. Yakın tarihin en kanlı katilleri, Endonezya ve Ortadoğu’da görüldüğü üzere din adına yola çıkan sahtekarlar arasından çıkmıştır. Tıpkı AKP baş imamının „demokrasi“ diyerek siyaset kulvarlarında koşup Kürtleri siyaset sahnesine çağırması, ardından ters taklayla Kürdistan’ı zindana dönüştürmesi gibi…
Sahte imamın son icraatı ise insanı, kurdu, kuşu, böceğiyle birlikte dağları zehirlemesi…
Buna cinayet deniyor. Cinayet işleyene de katil…
Katil bugün günü ve kendini kurtarsa da tarih eninde sonunda „suçlu ayağa kalk“ diyecektir.
Bir zamanlar din satıcılığı yaparak, dini yoldan giderek insanları dolandıran Saddam Hüseyin de Kürtleri topluca zehirlemişti. Saddam’ın ardında duranlar, en başta ortak düşman Kürtlerle savaş müttefiği TC, „zehirli gaz kullanıldığı iddiası iftiradır“ demişti.
Ama yalancıların tanıklığı, Saddam’ı da kurtarmaya yetmedi.