‘Kürt, Türk kadreş’tir de, Kürdistan işgal altında, Kürtler kendi yurtlarında esir. Türk kardeşler, kolları bağlanıp setlenen Dicle, Fırat, Murat, Aras nehirlerinin enerjisini, elektrik olarak emer. Kürt, uzaktan bakar.
Raman dağının petrolü Türk kardeşe zenginlik, Kürt, topraklarının yeraltı ruhunu emen pompanın başında, amele bile değildir.
Çünkü Kürt, emek bölüşümünde „sakıncalı“dır. Ülkelerinin varlıkları ganimet, pay sadece ve yalnız „efendi“ kardeşin açlarını doyurmak içindir.
Kürdistan’ın sonsuz yaylaları, Kürd’e yasak, kadim tarihin lirik haykırışı billurvanların sesi kesiktir.
Kürt, yüreği yangın yeri bir aşık gibi hasretle, uzaktan bakar kevcır yeşili dağlarına. Dağların, dipten bılklayan gümüşi sularına elini daldırması da, „efendilik“ taslayan kardeşin izniyledir.
Yaşamayı başaran Kürt vergi ağacı, genç erkekleri askerlik deposudur. Eğer askerliğinin son demlerinde, tabutunun üstüne „kendi ensesine ateş ederek intihar etmiştir“ notu iliştirilmemişse, köye dönüşte, „düşman kanıyla palalarının kanını silme“ zevkini tatminde, birer rakamdır.
Onların birer insan oldukları, aklına bile gelmez kardeşin. Kann dökerek eğlenenlerin eli altında, kolları bağlı, ayakları köstekli, prangalı, dilleri kesik eski çağ esiridir onlar. Sesini çıkarının onuru, kardeşin ayakları altında paspas, hayatları ölülere eklenen rakamdır.
Mesela, Başbakan’ın kızları, oğulları birer nadide çiçektir. Anne, baba ve evlatlar bir araya geldiklerinde, ruhlarının titreşimleriyle bakarlar birbirine. Bir arada güler, eğlenir, daha cennetsel bir hayat yaşama için yeni yatırımların hesabını yapar, gelirlerini konuşurlar.
Ama Mardin’in Pınarcık köyünde, güpe gündüz askerler tarafından taranarak öldürülen 16’sı bebek, çocuk 30 kişinin insan olduğu kimsenin aklına gelmez. Gülen, seven, hislenip üzülen, hayata dair hayaller kuran, kısacası oldukları…
Başbakan ile Eminesinin aşkı kitaplara geçiyordu. Kızı ve oğullarının aşk masalı, Sultanımsı düğünlerle düğümleniyordu. Ne kadar güzel ve ne yaman insani bir hal!..
Roboskî’de 34 can arasında, sevdalısına kavuşma hayaliyle yüreği titreyen gencecik sevdalılar da vardı. Kimi nişanlı, kimi sözlü, ama paramparça edilmiş…
Roboskîli çocuk Bedran ve Şervan’ın hayalleri, Recep-Emine çifti gibi onlara ruh veren, hayatlarını kendilerinkinin önünde tutan annne, babaları vardı.
Tek farkla, onlar Kürt’tü.
Şenay Düdek adındaki bir kadın, geçmişte yazarlık adına ölü Kürtlerin kulağından bilezik, kolye yapan askerin vatanseverliğine methiye dizerek kalemlerin rezaleti tarihine geçmişti. Dini önderleri, „köklerini kurutun“ histerisiyle din adına utancın evrensel çukuruna düştü. Yamyamlığa özendirme olarak…
Katillerinin başı, buna rağmen önünde, ardındaki utancı göremeden yükseklere çıkıyor „biz din kardeşiyiz“ diye el sallıyordu, bize. Böylesi din, ancak bunlara has ve bunlar için olabilirdi.
Çünkü, Roboskî katillerinin yüzü, yalanlar dolambacında, Başbakanla, Genelkurmay başkanının dudakları arasında kayboluyordu.
Öte yandan, yamyamlığın gazabına uğramışların acısını yüreklerinde, yaralarını bedenlerinde taşıyan Kürt anneler, haydutlarca kaçırılmış çocuklarının izini sürmek için, Cumartesi günleri İstanbul’un Galatasaray meydanında bir araya geldiklerinde, üstlerine vahşileştirilmiş köpekler salınıyordu, yakın geçmişte. Yerde sürüklenip, coplanırken toplanan „kardeşler“ polise alkış tutuyordu. Bu annelerden biri, „rüyamda, oğlumun kemiklerini gördüm“ diyordu, geçenlerde.
Oğlunun katili, AKP iktidarının, göğsüne, üstün hizmet madalyası kondurduğu Albay Abdülkerim Kırca mıydı, bilemiyorum. Kardeşlik adına, Kürtlerin katiline madalya ama Kürtler açısından, kardeşlik mardeşlik de kalmadı.
Mesut Barzani’nin de tekrarladığı gibi kendi kaderlerinin, nehir ve dağlarının efendisi olmak istiyor, yeni Roboskîlerin yaşanmaması için bedeller ödüyorlar.
Katil kardeşler!..