Bazı sözleri dilimize dolamayı çok seviyoruz. 2009 yılıydı sanırım toplumsal gösterilerde sayıda, şiddette „makul“ ifadesi, İstanbul valisinin bir açıklamasının ardından herkesin diline yerleşivermişti. Sendikalar, İnsan hakları ve hukuk örgütlerinin bile açıklamalarında yer bulmuştu sık sık. Makul sayı yaklaşımının yasakçılık ve ayrımcılık, makul oran’ın şiddet savunuculuğu olduğuna bakmadan kullanıldı bu kavram.
Şu „özür“ meselesi de bunlardan biri. Özür niye, nasıl, kimden dilenir, ne işe yarar bakılmaksızın „devlet/ iktidar özür dilesin“ deniveriyor. Ne için? Dersim katliamı için. Ne için? Gözaltında kayıplar için. Ne için? Roboskî katliamı için.
Özür, bir hatanın telafisi için, affedilme ve cezadan kurtulma amacını da güden ve muhatabına yapılan bir davranış olarak, özellikle kişisel meselelerde anlamlı olabilir. Ancak planlı, kasıtlı işlenen insanlığa karşı suçlarda suçu işleyene „özür dile“ demenin, katile çıkış kapısı açmanın dışında bir mantığı yok.
Dünyada bunu doğrulayan pek çok özür vakasından söz edebiliriz. Örneğin; ABD, Kanada ve Papa Kızılderililerden, Hollanda Yahudi, Roman ve Endonezyalılardan, Almanya Yahudilerden, Avustralya Aborjinlerden …Resmi olarak özür dilediler.
Ve elbet çıkardıkları yasalar ve aldıkları önlemlerle zararların tazminine yöneldiler. Ancak katledilen yüz binlerce kişiyi, yok edilen dilleri, kültürleri, yaşam biçimlerini geri getiremediler/ getirmediler. Göstermelik tazminatlarla „bedel“ ödediler, temize çıktılar kendilerince. Üstelik yüzyıllarca köle olarak kullanılan kara derililerden kimse özür dilemedi. ABD ve Avrupa ülkeleri Ortadoğu’da ve dünyanın pek çok yerinde insanlığa karşı suçlar işlemeye devam ediyorlar.
Siyasi çıkar hesapları ile Dersim katliamını gündeme getiren Başbakan ıkınarak çıkardığı seslerle „…gerekirse, böyle bir gelenek varsa, özürde dileriz…“ demişti. Devamında lafta da olsa devletin resmi özür dilemesi diye bir süreç bile yaşanmadı. Hatta konu neredeyse kapatıldı, gündemden düştü.
Roboskî katliamı, sonrasında yaşananlar, Fransız Ermeni soykırımı yasası tartışmasında hükümetin takındığı tutum, Dersim özrünün lafta bile söz konusu olmadığını bir kez daha yüzümüze çarptı.
Geçmişle yüzleşme toplumların, devletlerin geleceğe yürüyüşlerinde bir zorunluluk elbet. Hele arkasında katliamlardan, gözyaşlarından bir tarih varsa. Bu durumda elbet geçmişin günahlarından arınırken özür de dilenir ama suçluları bulup cezalandırmadan, bu suçları yaratan sistem değiştirilmeden, verilen zararlar „giderilmeden“ bir anlamı olmaz. Bırakalım bunları hali hazırda askerinden, polisine, savcısından, bürokratına insanlığa karşı suçların sorumlusuyken, halen pervasızca katliamlar yaparken özür nereye yakıştırılabilir.
Dersim’lilerin „özrü kabul etmiyoruz“ tutumu ve Roboskî katliamında yakınlarını kaybedenlerin yaklaşımı ders niteliğinde bu anlamda. Bırakın özrü yas tutulmasına bile izin verilmeyip bombayı atanlara teşekkür edilmişken ve hükümet pazarlık yaparcasına artırdığı kan parası ile suçunu kapatma derdindeyken, dediler ki; „acımızı dindirecek hiçbir yol yok, sevdiklerimizi parayla satmayacağız, suçluları cezalandırın!“
Kanada Kızılderilileri de; özür ve yapılan anlaşmaya uygun olarak hükümetin ciddi adımlar atmaması üzerine „Yoksa Arap Baharı türü bir ayaklanma kaçınılmazdır ve biz bu işi onlardan daha iyi yaparız. Bizi buna zorlama“ dediler… Sanırım sözü dert çekene bırakmak en iyisi.
Katile çıkış kapısı: Özür