Ölçek üzerinden bakarsak bir yer ne kadar çok büyürse, bir başka deyişle kentleşirse ‘sosyal olma’ ortadan kalkar. Bunun içinde coğrafya, iklim ve kültürel öğeler olmasına rağmen, her durumda ölçek vardır. Özellikle, Neoliberal kent bunu, ‘birbirine dokunmayı bile’ tamamen ortadan kaldırır. Bu yüzden örgütlenme ile kentin birlikte anılması da doğru ise de örgütlenme yabancılaşmayı yıktığı oranda etkilidir. Öte yandan bu, yabancılaşmanın mutlak olarak başlaması manasına gelmektedir. Yani bir kentteki en iyi örgütlenme, bir köydeki, belki hiç kimse demeden, bir düğünün birlikte yapılabilmesi kadar, doğal ve kolay değildir. Bu yüzden, örgütlenme kentli bir taleptir ama yabancılaşmaya karşı daha az radikaldir. Bu nedenle Kent yerel yönetimleri için önerilen ‘Katılımcı belediyecilik’ en iyi örgütlendiği zaman bile basit, konuşulmamış, bir köy düğününden daha az ‘örgütlüdür.’
Katılımcı belediyeciliğin dünyada öne çıkan örneği Porto Alegre’nin ilk belediye başkanı, ardından eyalet bakanı ve sonra Lula hükümetinin Şehircilik bakanı Olivio Dutro ile konuştuğumuzda, yetkisinin artığında etkisinin azalması, ‘Katılımın’ en iyi uygulandığında bile limitini göstermektedir. Kente karşı radikal tavrımızı sorgulayan ve buna karşı ‘Katılımcı yerel yönetimi’ ileri süren arkadaşların, bu modelin gerçek ve en iyi uygulandığı Porto Alegre örneğini incelemelerini öneririm. O dönem yaklaşık 1 milyon nüfuslu Porto Alegre de, bir yandan yükseliş noktasının henüz başında olan Brezilya İşçi Partisi PT’nin seçim öncesinden başlayan ‘Katılımcı Belediyecilik’ programları, cuntadan beri mücadele içinde siyasal prestiji en yüksek hareket idi. Onun henüz Sosyal Demokrasiye dönüşmemiş, Sosyalist heyecanı ve ütopya dinamiği ile hareket eden kadroların çalışmasıyla, her yerde kurulan mahale meclisleri seçimi sonunda kazandırmıştır. Seçimin hemen ardından başta Olivio Dutro ve imanlı kadrolar, katılımcı belediyeciliği yaşama geçirdi.
Çok bilinenin aksine ‘Katılımcı Belediyecilik’ ilk olarak Porto Alegre’de değil, ‘sağcı’, başka bir belediyede uygulandı. Ancak Porto Alegre, yukarıda saydığım kitlesel dinamiği ile gerçekten uyguladı denilebilir. Neredeyse bütün Porto Alegre’nin hepsinde kurulan, mahalle meclisleri, 40.000 kişiye ulaşan toplantılarıyla, ‘katılarak’ kente ne yapılacağına karar veriyordu. Katılım toplantısı, sadece bir danışma değildi. En önemlisi bütçeye böyle karar veriliyordu. Tabi ki bütçe sınırlı olduğundan, esas bu nokta da tartışmalar ve çatışmalar başlıyordu. Başkan ya da yetkililer mesela ‘10 milyon realimiz var ne yapalım?’ dediğinde, bir mahalle, okul istiyor, diğeri sağlık ocağı, bir diğeri spor alanları ya da park öneriyordu. Başkan ve yerel yönetim kenara çekiliyor, en fazla tırnağını kemirerek seyrediyordu. Bu durum, mahalle konseylerinin, muhalefet güçlerini birbirine kırdırıyordu. ‘Okul yapalım eğitim şart’, ‘Sağlık ocağı kuralım sadece öğrenciler için değil, herkes için önemli’, ‘Spor alanları ya da parklar kurarsak zaten sağlıklı insanlar olur.’ Gibi, her bir tanesi kendisi için doğru argumanlar arasında, başkan ve yerel yönetim, hiç bir yara almadan kenarda seyrederken, bu sefer dostluk ilişkileri devreye giriyordu.
Mahallenin mücadeleciliği, gücü ve verilen oyların hatırlatıldığı, ‘Dost’ başkandan kendi projelerinin yapılması isteniyordu. ‘Katılım’ vardı ama katılım, bir birine çarparak kırılan dalgalar gibi etkisini kaybediyordu. Burada ilk sorun, ‘iktidarın hiç bir zaman arkadaş’ olamayacağının unutulmasıydı. Yöneticilerine mutlaka düşman olunmalıydı ve yöneticiler sizinle dost oldukları için değil, örgütlenme gücünün etkisi nedeniyle yapmalıydılar.
Aynı zamanda burada başka bir şeye de mutlak olarak dikkat çekilmelidir. Kısmen yükseliş dönemlerinde, ütopyaların canlı olduğu ya da sert müdahale zamanlarında, bu toplantılara, her sınıftan, kesimden insan katılmasına rağmen, bir süre sonra, daha çok ve hatta sadece orta sınıf katılır. Yoksulların çalışmak, sokakta takılmak, maça gitmek ve içki içmek gibi daha önemli –bunu ironi olsun diye söylemiyorum- işleri varken, kısıtlı boş zamanlarını, bir sürü güzel laf söyleyenler arasında geçirmeyi tercih etmemektedirler. Toplantılar bir süre sonra, profosyenel devrimciler, öğrenciler, daha çok kadınlar ve öğretmenler toplantılarına dönüşür. Bu yüzden ‘Katılımcı Belediyecilik’ katılımı ancak daha eşit koşullarda yani başlangıç çizgisinin birbirine yakın olduğu yerlerde daha gerçekçi olur. Yoksa orta sınıflaşan ve gittikçe azalan bir sayı üzerinden, gruplaşan ‘Katılım’, yerel yönetim için bir yönetim aparatı olmaktan öteye geçemez. Bu nedenle kentte katılım ancak doğrudan üretimi kapsayan, ‘Yeni Gecekondu Hareketi’ ya da ‘Sokak Kooperatifleri’ gibi, doğrudan ihtiyaçların belirlendiği, karar süreçlerinde ancak dinamiğini daha uzun bir şekilde muhafaza eder.
Katılımcı belediye
‘Kürtler arasına duvar’, ‘Kızlı erkekli öğrenci evleri’, artık herşeyin ‘Mekan, Kimlik, Ekoloji’ ekseninde yürüyeceği düşüncemi pekiştiriyor ve bu yüzden inatla, yeni kimlik ve mekanı inşa edebilmek için programı tartışmaya devam etmek istiyorum. Sanki normal bir ülkede yaşıyormuşuz gibi...