Güne erken başladım. Saatlerdir masada, ekranda dolaşıyorum. Zaman giderek daralıyor. Gazetenin baskıya girme zamanı yaklaşıyor. Ama ben hala, bir şey yazamadım, yazamıyorum. Ne yazabilirim ki; çaresizim. Nereden başlıyayım bilemiyorum.

Aradan günler geçti. Kafamda hala, bayram yerine çıkarılmış mahalle delisi gibi sırıtarak ortalıkta dolanan Türk Başbakanının hali…

Bir hırsız gibi kendini gizleyip, polis ve asker duvarının ardına saklanıp Silopi'de ortaya çıkan utanmaz adam, orada mağdur evinde bir katildi.

"Kardeş evine ziyaret" diyerek, "yardımları açıklamaya geldim" deme adına parmağını da değil, ayağını Kürtlerin gözüne sokarak alay ediyor, aşağılıyor, üstünde tepiniyordu.

Bir halkın onuru ancak, bu kadar yaralanırdı. 

Gelin de yazı yazın. Kıyısında, Dicle'nin milyonlarca yıldır tekrarlanan mırıltısı, şalp şalp sedasını dinleyerek çay içtiğim, dostlarla sonu gelmez sohbetlerde yemek yediğim, Cizîra Botan’dan Türkler geçti.

Güzelim, Cizîra Botan şehri enkaz yığını. Mir Bedirxan’ın başşehri, barbarlardan geçişinden sonra ölüler tarlası.

Çatıları yerinde duran evlerin bodrumlarında, insan bedenlerinden parçacıklar toplanıyor, hala…

İnsanlar kopuk parmağı, deri parçası, yanık artığı kemikleri topluyor, torbalarda biriktirip "kayıp babamdan geride kalan" diye yüreğinin üstüne basıyor…

Türk devleti, enkaz olmuş şehri kamyonlara doldurup, Dicle kıyılarına taşıyor. Kınanıp yüzüne tükürülmekten çekindiği, insanın yüzüne bakmaktan utandığı için değil, suçunu örtmek, günün birinde "suçlu ayağa kalk" yaltaklanıp, "elini ver öpim abi, ben bir şey yapmadım" demek için enkazı kaldırıyor.

Nehir kıyısına dökülen toz, toprak ve beton kesekleri arasından insan uzuvları saçılıyor. İnsanlar, bunları toplayıp, ablalarından, kardeşleri, dayı, amcalarından geri kalan niyetine, törensellikle ülke toprağına karıştıryorlar.

Kimileri hala, Kürtlerin yüzüne karşı aşağılama sloganları haykırıyor gibi hala "kardeşlik" diyor.

Bu da, yer yüzünde öldürülmüşlerin, tecavüze uğramış, yangına verilmişlerin tarihinde bir ilktir. Bıçağın altına yatırılıp kesilenin, katilini "kardeşim" diye sevmesidir, bu.

Altta kalmış, canı çıkmışın katiline dalkavukluk hali, bu.

Etyen Mahçupyan, Markar Eseyan gibi bazı Ermenileri hariç tutarsa, benzeri başka kardeşlik yoktur, yer yüzünde.

Kardeşlik yok. Birilerinin anlaması lazım, artık. Barış için de tek yol, biricik çıkış, herkesin kendi evine çekilmesidir.

Bu da olacaktır. Bırakın Avrupa'yı, Ortadoğu bile ayrışıyor. Kanın durması, bütün bunlardan sonra kinin dinmesi, kan davasının son bulşması için, Kürtlerin ayrışması şart...

Topluca katledilmiş, işkence ile ruhu teslim alınmış, kızı, kadını katledildikten sonra çıplak yol kenarına atılmış, yurdu yakılmış, şehirleri, yerden ve havadan bombalanarak içinde yaşayanların başına yıkılmış Kürt’ü, bir de "din kardeşi" masalıyla katilin eli altında tutmak artık, zaten imkansız.

Kardeşlik masalı süre dursun, benim kulağımda, üniversite öğrencisi Derya Koç’un televizyon ekranından taşan sesi:

"Bir şey yapın, bodrumda bir aradayız. Bizi öldürmeye geliyorlar!.."

Botan’ın efsanevi evlatlarından Mehmet Tunç’un son sedası:

"Geliyorlar, ama diz çökmeyeceğiz!.."

Tarihte, bir ilk yaşandı. Kürdistan’ın kaderi, Kürtlerin karalar bağlamış talihinden başka örneği yok. Katillerin ellerini, kollarını sallayarak gelişini seyreden, çoğu orta okul, lise öğrencisi Kürt çocukları, insanlığın, barbarların hücumuna karşı gürleyen "dur" sesini umarak, dünyaya "hewar, ey hewar disa fermana me Kurdanê" diye haykırarak son nefeslerini verdiler.

Kürt televizyonları yayımlıyordu "hewar" sesini. Ses, Avrupa vicdanının kalbi Brüksel'de akisleniyor, Amerikan uyduları alıp Başkan Obama’nın kulağından içeriye sokuyordu.

Ama, vicdanın kaynağı sanılan dünya sağır, duymuyor, dili lal konuşmuyor, kör görmüyordu.

Çünkü Avrupa, Genelkurmay Başkanı, gizli polisin (MİT) şefi ile "Triumvira"sını geçmiş, ülkenin baş efendisi olmuştu. Avrupa'yı, "istediğim parayı vermezseniz uçaklar, otobüsler ne güne duruyor, ülkeme çağırdığım Suriyelileri doldurur size yollarım" diye tehdit ediyordu. Avrupa, yurtsuzlaşmış milyonları kıtaya salma şantajına esirdi. Bir yanda istenilen parayı denkleştiriyor, öbür yanda, onu üstüne sıçratmamak için, insanlık suçlarına karşı kör, sağır ve dilsiz rolü oynuyordu.

Amerika deseniz, bölgedeki çıkarlarını, onun IŞİD’le işbirliğinden koruma çabasındaydı.

Her ne olursa olsun, Kürdistan tarihinde artık "Cizîra Botan'dan önce ve sonra" safyası vardır. Cizîra Botan'dan sonra Kürt artık, ana yurdunun efendisi olarak yaşamak istiyor. Din ya da sınıf kardeşliği ise Cizîra Botan olayından sonra bir kere daha palavra...