Bu satırları yazarken, “Suriye barış görüşmeleri" Kazakistan’ın merkez şehri Astana’da toplantı halindeydi.
Ancak biri, toplantının yapıldığı binaya yakın bir yükseltide durup “katiller, tecavüzcüler, yıkımcılar, hırsız ve soyguncular" diye seslense, içeriye giren delegasyonun önemli bir kısmı, “bana mı seslendin?" cevabıyla duraksardı.
Çünkü, toplantıya katılanların tamamına yakın çoğunluğunun insanlık ılımanlığı olan barış kavramıyla ilgisi ilintisi yoktu. Toplantıyı düzenleyen Rusya, İran ve TC üçlüsünden, Türk tarafının seçimi olan Nusra ve Sultan Murat Tugaylarının barışla alakası, Suriye ile ilgileri ne?
İkisi de Ankara’nın güdümünde gezgin, hırsızlık çetesiydi. Ama Ankara’nın koltuğu altında, Astana’daydı.
Ankara tarafından Astana’ya çağrılan çetelerden her biri, ötekinden beter insanlık dehşetiydi. Bazıları, insan kesme törenleri düzenlemeden geliyordu. Tecavüze uğramış kadınları, esir pazarlarında satışa çıkarmakla şanlıydı kimileri. Talan, hırsızlık, soygun mallarını Türk pazarlarına sürmekle ünlüydü, bir kısmı…
Çok Tanrılı ve yek Tanrılı bütün dinlerin ve ta tarih öncesi kültürlerin mirasını barındıran Suriye’nin yağmalanan tarihi, çalınan kültür ve sanat eserleri, Türk “yer altı pazarları"nda satılıyordu.
Çeteler, bir arada kiralık katiller oligarşisini oluşturuyordu. Ücretleri Suudi Arabistan, Katar’dan, sınırdan personel sokma, silah, cephane sevkiyatı da TC’dendi.
Bir ülkeyi böyle yıktılar. Yıkım yıllarında, TC, akbabalar misali Suriye’nin tepesinde döneniyordu.
Erdoğan, Şam Fatihi edasıyla, gidip Cuma namazını kılmaya, Tanrıya şükranlarını sunmaya hazırlanıyordu.
Savcılar, Mafyaya ait diye, silah yüklü TIR filolarından birine el koyunca, altından Türk devletinin yüzü beliriyor, rejimin Reisi, derhal vaziyete el koyuyor, “bunda ne var, TIR’ler, soydaş Bayır Bucak Türkmenlerine yardım götürüyordu" diyor, akan sular şıp kesiliyor, hukuk ayağa düşüyordu.
İhracat fotoğraflarını yayımlayan Cumhuriyet Gazetesinin yönetim kadroları ve yazarları daha sonra emirle, vatan haini damgalı olarak esir alınıyor, hapse konuyorlardı.
Reisin “bundan ne var?" diye küçümsediği vaka, insanlığa karşı yıkım suçu, terör ihracıydı.
Dünya, NATO üyesi de olan bu rejimin terör taşeronluğunu lal seyrediyordu..
Adalet duygusu yıkılası dünyada, insanlığa karşı işlenen suçların hesabını sorulmadan, Astana’da barış masası kuruluyor, suçlular orada yer alıyorlardı.
Kimin eli neyin peşinde bilinmez dünyasıydı, bu. Nüfusta kayıtları bile bulunmayan, hak ve özgürlükleri demir nalça altında ezilen Kürtler yok, ama uluslararası soygun, cinayet ve hırsızlık çeteleri, TC’nin çağrılısı ve onların himayesinde barış masındaydı.
Mollaların İran’ı ve Putin’in Rusyası da, ahlaksızlığın bin boyutlu olduğu yerde çeteleri koruyup kollamada, TC’nin yandaşıydı.
Tecavüzcüler, hırsızlar, kiralık katiller orada boy boydu. Düşürülen Rus uçağının pilotunu havada vuranlar, insan kesen, köle pazarı kuran, tarihin dibine dinamit koyanlar da, oradaydı.
Birbirine sarılıp koklaştıktan sonra, sevilesi bölge barışını konuşuyorlardı. Neresinden bakılırsa bakılsın, tuhaflıklar bıcıldıyarak kaynıyordu Suriye’de. Lumpen (ayak takımı) kişilikliği bütün tuhaflığıyla üste çıkıyordu.
Kimin kazığı kimin çayırında, belirsizdi. Örneğin, TC, IŞİD’la (Irak Şam İslam Devleti) hem savaşıyor, hem de sevişiyordu. El Bab’da boğazlaşanlar, Kürt düşmanlığında ortak cephede buluşuyorlardı.
El Kaide’nin uzantısı El Nusra cephesi (şimdilerde adı Faylak El Şam olarak değiştirildi), Rusya ve İran için, TC’nin güdümündeki kiralık katiller çetesi, terör örgütüydü.
Nusra, TC’nin taşeron çetesi, Sultan Murat Tugayları da doğrudan TC’nin kurduğu çeteydi. Rusya da, İran da bu gerçeği biliyordu. Buna rağmen iki çete, TC’den bağımsız gibi Astana’daki masadaydı.
Astana’da çeteler çalıyor, Türk ırkçılığı yıkamadığı Esad rejimine bekçilik göreviyle göbek atıyordu.