Kadına odaklanan bu öldürme dalgasını ne yazık ki dolaysız ve mutlak bir biçimde algılıyoruz. Tıpkı keder ve neşe, ölüm ile yaşam, ıstırap ile mutluluk, acımasızlık ile merhamet kadın ve erkek olmakta kesin ve belirgin çizgiler taşıyor. Kadın düzleminde kana bulandırılan karanlıklaştırılan bir fon önplandayken, erkek düzleminde kronikler hep cinayetleri, şiddeti ve tecavüzleri yansıtmaktadır…
Kuşkusuz sahip olduğumuz kadınlık ve erkeklik idealleri kavramları; egemenliğe ve iktidara dayanan yapılar içinde oluşmuştur. İnsanlığın zihinsel, akılsal gelişimi ise başat özelliklerini kadınları hep dışlayarak yaşatmıştır. Burada sorun biyolojik olarak erkek cinayeti değil, toplumsal bir konum olarak erkekliktir. Eril iktidar bakış açısı evrenselliğin anlamı olurken, gücünü paradigmasını oluşturarak, denetimini ise yasal meşruluğunu sağlayarak sürdürmektedir. Mevcut sistem içerisinde kadim zamanlardan beri daima dişileştirilen kadının metalaştırılması süreci cinselliği ve doğurganlığı üzerinden bile köleleştirilme olmuştur. Kadının değeri de, değersizlik ölçüsü de bu paralelde belirlenmiştir.
Nitekim cinselliğin verili olanın dışında yaşanması değersizleşme olarak sonuçlanırken bu değersizleşmenin tinsel örtüsü “namus” yani her gün tanık olduğumuz sonu gelmeyen kadın kıyımları olmaktadır. Kaçınılmaz olarak da kıyımın olduğu yerde öne çıkan ve bahsedilen kötülükle özdeşleşen katillik durumudur. Kadının hayatı sistem ve temel öznesi erkek eliyle sürekli müdahaleye uğrarken, diğer taraftan da toplumsal yapı, kültürel doku, ekonomik ilişkiler ve egemen sistem ideolojisi sürekli olarak birbirini beslemekte ve bu zemini güçlendirmektedir. Bunun yanında asıl dikkatlerden kaçmaması gereken şey sanırım öldürmenin, şiddetinin tecavüzün nasıl olup da bu denli sıradanlaştığıdır. Yani artık katiller bir kadın öldürürken oldukça soğukkanlı ve sanki dünyanın en olağan işini yapmış, görevini yerine getirmiş gibi böbürlenebilmektedir.
Bu süreç insan kişiliğinin benzersizliğinin ve özgürlüğünün ortadan kaldırılıp, onun ahlaki ve hukuki yargılarda bulunma yetisinin dumura uğratılması ve yok edilmesiyle başlar. Adalet ve kişisel sorumluluk ortadan kalkarken sığınılan örtü çoğunlukla verili değer yargılarıdır. Bu çerçevede katilliğin ve toplumsal kıyımın temelinde egemen ahlak anlayışının sorgulanmaksızın kabulü, ortak değerlerin eleştirilmeksizin onaylanması bulunmaktadır. Nitekim katillik çoğu kez salt kötülük yapma isteğinden çok alışılmış genel geçer ahlaki düşüncelerin uygulanmasının bir görev gibi tek tek bireylere yedirilmesi ve düşünmeme hali ile ilgilidir. Bu düşünmeme hali idrak edememe haliyle örtüşmektedir ve katilin çoğunluğun kendisine verdiği buyrukları sorgulamaksızın uygulaması rahatlığında kendini sergilemektedir.
Sonuçta bireyin yok olmasına ve kitle toplumunun yükselişine yol açan bu sürüleştirilme düşünerek ve vicdanını dinleyecek hareket etme yetisini yok ettiği gibi anlamlı davranma olanağını da ortadan kaldırmaktadır. Artık geride kalan ise sadece katilliğin sıradanlığı olmaktadır.
SARA AKTAŞ / Diyarbakır E Tipi Cezaevi
Katilliğin sıradanlığı