Zira reform denildikçe; sendikal haklar başta olmak üzere, var olan sosyal haklar gitgide tırpanlanıyor veya tamamen geri alınıyor.
Demokratikleşme deniyor, buna paralel olarak ha bire özgürlükler kısıtlanıyor, demokrasiden yana olan bütün insanlar gözaltına alınıyor, sokak ortalarında tartaklanıyor ve apar topar hapislere tıkılıyor.
Açılım deniyor, açılıma konu olan sorunla ilgili her şeyin konuşulması yasaklanıyor, halklar tehdit ediliyor ve nihayetinde, farklı etnik kökenden bu ülkenin vatandaşları, göz göre göre vahşice katlediliyor.
Kendi ülke vatandaşlarını bombalayıp, 35 kişiyi katledenlerin, katliamla ilgili "operasyon kazası" şeklindeki pişkin değerlendirmeleri ise "özrü kabahatinden büyük" deyimine karşılık geliyor.
Açık olan bir şey var ki; uluslararası hukuk ve "insanın yaşam hakkının tartışılmazlığı" ilkesi gereği, hiçbir ülkenin, devletin, hükümetin veya ordunun bilerek ve kasten insan öldürme hakkı yoktur.
Birçok gazetecinin yazı konusu yaptığı "sivillerin hatayla da olsa öldürülemeyeceği" şeklindeki yaklaşımından öte; asıl işlenmesi gereken temel konu, devletin hiçbir insanı öldüremeyeceği gerçeğidir. Olaya bu açıdan bakılmadığı müddetçe yapılan her değerlendirme, kıyısından-köşesinden, insan haklarının inkarında ısrar edenlerin değirmenine su taşımaya devam edecektir.
Uludere’de yaşanan insanlık dramı ve hukuk skandalı bir tarafa, bu katliamın medyada işleniş biçimiyle, "gerilla zannedilerek öldürüldüler" "PKK’li olduğundan emin olmadan saldırılmamalıydı" şeklinde, sözüm ona hümanist yaklaşımlar, bu katliamın doğru okunmak istenmediğini doğruluyor.
Toplumda "PKK’liyse öldürülmesi normaldir" çarpık algısını yaratan böylesi analizler, anti demokratiktir ve kesinlikle insan haklarına aykırıdır. Çünkü devlet, insanların yaşam haklarını garanti altına almakla yükümlüdür, yaşam hakkını ihlal etmekle değil!
"Devletin, PKK’li de olsa insan öldürmeye hakkı yoktur" gerçeğini her birey bilince çıkarıp savunmak durumundadır. Herkesçe bilinen bu gerçeği kabul edip, bunu açıkça ifade etmedikçe, devletin cinayet işlemesi önlenemeyeceği gibi "yanlışlıkla oldu" şeklindeki ciddiyetsiz ve sorumsuz gerekçelerle, böylesi katliamların arkası gelmeye devam edecektir.
Katledilen insanların, teknik hata sonucu gerilla sanılarak öldürüldüğünü söylemek; genel olarak bu ülkede insan hayatına verilen değer(sizlik)de varılan pervasız noktayı gösteriyor. Bu gerçeği görmemekte direnenler ve inkarcılıktan medet umanlar, ‘sıra kendilerine de geldiğinde’ yanlarında, dertlerini anlatabilecekleri kimseyi bulamayacaklardır.
Uzun zamandır Tamil Soykırımı örneğini vererek, Kürtleri korkutup sindirmeye çalışan iktidarın, Kürt Sorunu’na nasıl bir çözüm getirmek istediği açıktı zaten.
Açılım söylemini takip eden dönemde, bitimsiz askeri operasyonlara hız verilmesi, kapsamlı asimilasyon projelerinin devreye sokulması, BDP tabanı veya ona yakın duran bütün muhalif kesime dönük gözaltı furyasından sonra, sivillere yönelik katliamların geleceği belliydi.
Devletin Kürtlere yönelik katliam planlarını deşifre etmek için Kürtler ve dostları aylardır, tehlikenin ciddi boyutlarından söz edip, halkları uyarmaya çalışıyorlar. Bunun için Uludere Katliamı’nın sürpriz olduğunu söylemek, aymazlıkla eş anlamlıdır.
Katliamın "geliyorum" dediği bir süreçte, toplumsal muhalefetin ciddi bir karşı duruş sergileyemediğini gördük.
Şu an, insanım diyen her bireyden beklenen; bundan sonrası katliamların önünü alabilmek için kayıtsız-şartsız Kürtlerin yanında saf tutmaları ve bu katliamı lanetlediklerini pratikte de kanıtlamalarıdır!