
Bu deşifrasyonun Cemaat’in işi olduğunu anlamak hiç de zor değil. Sivil bir yapılanma olduğunu iddia etse ve sivil ayağı olsa da, Cemaat aslında bir tür gizli örgüt durumunda. Gladio ve uluslararası istihbarat örgütleriyle sıkı bağları var. Bu karakteri gereği yaptığı deşifrasyonun siyasi sonuçlarından fazla etkilenmeyeceğinin farkında. Bu deşifrasyonun siyasi açıdan en çok da iktidarın görünür gücü olan AKP’ye fatura edileceğini biliyor. Bu yüzden şeriğini ele vermekte bir beis görmedi. Bu katliamı tek başına planlamadığını ve siyasi sorumluluğu itibariyle katliamda asıl failin hükümet olduğunu söylemeye çalıştı. “Görüldüğü gibi katliamın tetikçisi MİT’le ilişkilidir ve MİT de doğrudan Başbakana bağlıdır” demeye getirdi.
İlginçtir: MİT açıklamasında, basında yayınlanan ve kendisinin katliamdaki rolünü açıkça gösteren ıslak imzalı belgeyi reddetmedi. Söz konusu belgenin kendisine ait olmadığını söylemedi. Cemaat’in MİT kadrolarını deşifre ederek çalışamaz hale getirdiğini ifade etmekle yetindi. Cemaat’i yalnızca bu konuda sorumlu tuttu. Bu anlamda dolaylı da olsa katliamı üstlendi. Başka bir deyişle katliamda belirgin rol oynadığını teyit etti. Bu da özünde hükümetin bir biçimde katliamı sahiplenmesi demekti.
MİT nasıl hem Kürt sorununun çözümü için İmralı’da görüşmeler yapabilir, hem de böylesi bir katliama imza atabilir diye sorulabilir. Öncelikle burada bir çelişkinin bulunmadığını belirtmek gerekir. MİT gibi bir kurumdan dürüstlük beklerseniz çelişkiye düşmeniz kaçınılmaz olur. Dürüst davranmak bu tür örgütlerin doğasına aykırıdır. Yani hile yapmak, aldatmak, tuzağa çekmek ve en kirli eylemleri gerçekleştirmek istihbarat örgütlerinin varlık nedenidir. İşin bir yanı budur. Diğer yandan Kürt olgusu ve sorununa yaklaşımına bakıldığında, çelişkiye düşmek bir yana, MİT’in kendisiyle tam bir tutarlılık içinde olduğu görülecektir.
Bir kere hükümetin Kürt sorunu konusunda nasıl bir politika izleyeceğini belirlemede MİT’in büyük bir rol oynadığı kesindir. Şark Islahat Planı’nı güncelleştiren bu kurum, kültürel soykırım siyasetini kararlı bir biçimde uygulamaya devam etmek gerektiğine inanmaktadır. Adı geçen soykırım planının güncellenmiş hali ‘milli bütünleşme projesi’dir. MİT bu proje temelinde hükümetten PKK’nin ortaya çıkardığı tüm kazanımları yok etmesini, kendini Kürt olarak tanımlayan bölge halkını eritip ‘milli bütünleşme projesi’ne dahil etmesini istemektedir. Yine aynı kurum tüm Kürtlerin kimliklerini sahiplenmelerinin tek başına Kürt kimliğinin tanınmasına yetmeyeceğini, devletin de teyit etmesi halinde bu kimliğin sağlıklı bir zemine oturacağını düşünmektedir. MİT’in bu yaklaşımı ve uyarısından çıkan sonuç, inkarda ısrar etmek ve imhayı zenginleştirilmiş yöntemlerle sürdürmektir. Hala yürürlükte olan da budur.
AKP Hükümeti Srilanka’nın Tamil Kaplanlarına yönelik imha planının bir benzerini 2011 yılında Kürdistan’da uygulamak istedi. Aynı yıl içinde gerilla mevzilerine karşı Cumhuriyet tarihinin en şiddetli hava saldırılarını düzenledi. Roboski Katliamı’nı bu çerçevede yaptı. 2012 yılına girerken benzer katliamları sürdürdü. Ancak 2012’deki gerilla direnişi bu planı boşa çıkardı. Bunun üzerine İsrail’in FKÖ’yü etkisizleştirme deneyiminden yararlanan AKP, kendisini Paris Katliamı’na götüren yeni bir planı devreye soktu. Bu plana göre Hareketin Önderliği zaten tutsaktı ve en ağır tecrit koşullarında tutuluyordu. Yapılması gereken şey Hareketin yönetici kadrolarını sistematik bir biçimde ortadan kaldırmaktı. Böyle bir planın varlığı AKP ve Cemaat’e yakın yayın organlarınca da doğrulandı. Tasfiye edilecek yöneticilerin sayısı ve hatta kimlikleri bile ortaya konuldu.
Bu planın kotarılmasında MİT’in rolü belirleyicidir, planı hayata geçirme işini de MİT üstlenmiştir. Kaldı ki bu tür planlar düzenli ordular eliyle değil, özel eğitilmiş elemanlar, daha doğrusu ajanlar kullanılarak uygulanır. Ajan sızdırma sözü edilen planı uygulamanın en etkili ve sonuç alıcı yöntemidir. Bu imha planının ilk uygulaması Paris Katliamı oldu. Hedef olarak seçilen kişi PKK’nin kurucu kadrolarından Sakine Cansız’dı. Medyada yer alan belgelerde de netçe anlaşılıyor: Avrupa’da PKK yöneticisi olduğu iddia edilen birçok insanın daha imha edilmesi için karar verilmiş. Zaten TC devleti ve MİT’in bu konuda ciddi bir deneyime sahip olduğu biliniyor. ASALA yöneticilerinin Paris’te nasıl katledildikleri hala akıllardadır. Belli ki MİT bu tür cinayetler için Avrupa’da bir tetikçi grubunu konumlandırmış durumdadır.
Ortaya çıkan yeni kanıtlar Paris Katliamı’nı paralel devletin merkezinde yer alan Cemaat’in yaptığı gerçeğini tekzip etmiyor. Cemaat uzun yıllar AKP’nin iktidar ortağı oldu. Bu karanlık oluşum en çok da bu iktidar döneminde palazlandı. AKP devletin en temel kurumları olan emniyeti ve yargıyı kendisine teslim edecek kadar ortağına güven duydu. Bu anlamda AKP ve Cemaat Paris Katliamı’nda suç ortağıdır. Her ikisinin kirli elleri üç devrimci Kürt kadınının kanına bulaşmıştır.
Paris Katliamı’nı benzer katliamların izlemesini durduran, 2013 yılı Newroz’unda demokratik çözüm sürecinin başladığını ilan eden Kürt Halk Önderi A. Öcalan oldu. AKP katliam öncesinde İmralı’da görüşmelere başlamıştı. Bu görüşmeler olumlu sonuç verdi. Paris Katliamı’na rağmen Önder Öcalan demokrasi güçlerinin önünü açmak amacıyla barışa yeni bir şans tanımayı uygun gördü. Görünürde AKP de başlayan yeni sürecin ortağı oluyordu. Ancak bu ‘ortak’, başlayan yeni süreci PKK’yi tasfiye etmek için değerlendirme yoluna gitti ve MİT’in önüne koyduğu ‘milli bütünleşme projesi’ni uygulamaya girişti. Nitekim Başbakan Erdoğan demokratik çözüm projesini ‘milli birlik projesi’ diye tanımlayarak AKP’nin sürece nasıl yaklaştığını göstermiş oldu.
Gerçekler tüm çıplaklığıyla ortadadır. AKP’nin zihniyetinde en ufak bir değişiklik yoktur. Önceki Cumhuriyet hükümetlerinin Kürt sorununa bakışı neyse AKP’ninki de odur. AKP’nin ‘Kürt açılımı’ bağlamında attığı tüm adımlar kültürel soykırım siyasetine güç veren nitelikte adımlardır. Onun çözümden anladığı şey PKK’yi çözdürmek, geleneksel inkar ve imha siyasetini sonuca götürmektir. AKP salt oyalama ile yetinmiyor, PKK’yi tasfiye etmenin koşullarını sağlamlaştırmaya çalışıyor. MİT’in kendisiyle tutarlı davranmasından kasıt budur. Böyle olunca Paris’tekine benzer yeni katliamlar beklemek hiç de yanlış olmayacaktır. AKP bu çizgiyi terk ettiğini kanıtlamadıkça, bir demokratik çözüm sürecinden söz etmek sadece kendini kandırmak olacaktır.
Bütün bunlara rağmen Önder Öcalan’ın başlattığı sürecin boşa gittiğini ve kazanımlarının olmadığını iddia etmek saçmalamak demektir. Demokratik çözümü gerçekleştirecek olanlar demokrasi ve sosyalizm güçleridir. Önder Öcalan’ın asıl muhatapları ve süreci doğru değerlendirmesi gereken güçler bunlardır. AKP’nin sürece yanlış yaklaşımı sadece onun maskesini düşürmeye ve gerçek yüzünü açığa çıkarmaya hizmet eder. Olan da budur. Nitekim AKP’yi kendi sonunun başlangıcına götüren, onun sürece bu ters yaklaşımı olmuştur. AKP’nin kendi hegemonik sistemini kurma çabası akamete uğramış, hegemonik iktidar kayması yerini hegemonik iktidar kırılmasına terk etmiştir. Yine Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırma iddiasıyla iktidara gelen AKP’nin kaderi aynı hareketin eline geçmiştir. AKP yüz yüze geldiği varlık savaşını ancak şimdiye kadar güttüğü kültürel soykırım siyasetini terk ederek ve Kürt kimliğini tanıyarak kazanabilir.