Tanrı’yı sorgulamak…1918’de Moskova’da, devrimci coşkunun tam ortasında, Anatoli Lunacharski Tanrı’yı yargılayan bir mahkemeye başkanlık etti.

Bir İncil sanık sandalyesine oturtuldu. Savcıya göre Tanrı, tarih boyunca insanlığa karşı sayısız suç işlemişti. Savunma avukatı Tanrı’nın suç ehliyeti olmadığını iddia etti: zira ileri derece bunaklıktan mustaripti. Ama mahkeme onu idama mahkûm etti. 17 Ocak 1918’de, şafak vakti, beş mitralyöz mermilerini gökyüzüne doğru boşalttı…
İnsan bazen çıkış noktası bulamıyor… Haliyle yalnız mı bırakıldım diyerek bir üst perdeden sorguya geçiyor. En zor dönemlerde gerçekleşen bu tür yargılar bir ve II.Dünya savaşlarında aslında çokça oldu. Yerinden yurdundan edilen milyonlar, anlam veremedikleri bir kan deryasında acaba Tanrı bizi cezalandırıyor mu diye sormaya başladı.
Örneğin 2008 yapımı God on Trial adındaki bir filmde İkinci Dünya Savaşı sırasında Auschwitz’te geçen gerçek bir hikayeyi konu ediniyor. Gaz odasına gitmelerine iki saat kala yani ölüm sıralarını bekledikleri koğuşlarında bir mahkeme kuran esirlerin hikayesi anlatılıyor. Mahkemeyi kuran Yahudi esirlerin iddiası Tanrı’nın onları terk ettiğidir. Tanrı, Nazilere soykırım için izin vererek, Yahudi halkı ile yaptığı antlaşmayı bozmuştur. Bu olan biten vahşetin başka bir açıklaması olabilir mi?
Koğuşta aydınlar, anayasa profesörü, hukuk öğrencileri, din görevlileri, radikal dinciler ve karşıtları var. Bunlar, kurulan mahkemede tartışmaya başlıyor. Mahkeme sonucunda Tanrı suçlu bulunuyor…
Şengal katliamı ile başlayan süreçte, ailelerin geldikleri pek çok yerde ve sınırın öbür yakasında yaşadıkları zorlukları anlattıktan sonra "Xwedê jî dizane! Me tiştek nekir, ev çi bû hat sere me?" diyorlardı. İçsel bir sorgulamaya gidiyorlardı…
Toplantı meselesi…
Aşçı danayı, süt domuzunu, deve kuşunu, keçiyi, geyiği, pilici, ördeği, yabani ve evcil tavşanı, kekliği, hindiyi, güvercini, sülünü, sardalyeyi, morinayı, ton balığını, ahtapotu, karidesi, kalamarı, hatta en son gelebilen yengeç ve kaplumbağayı toplantıya çağırdı. Ve hepsi gelince şu açıklamayı yaptı:
"Sizleri, buraya hangi sosla yenmekten hoşlandığınızı sormak için topladım.
Bunun üzerine davetlilerden biri şöyle diyecek oldu:
"Ben hiçbir şekilde yenmek istemiyorum"
Aşçı, hemen toplantının bittiğini ilan etti.

Avrupa ve uluslararası kamuoyunun Şengal için de yaptıkları bu aşçı hikayesinden farksız. İnsanlar ben yaşamak istiyorum. Öncelikle buna bir çare deyince toplantı bitiyor. Toplantının asıl gündemi silah vermek. Silahın verilişi savaşın devamlılığı ile ilgilidir. Savaşın devamlılığı ekonominin sürdürülmesi ve kar ile ilintilidir. Şuan yardım adı altında günlerdir yapılan silah verelim mi vermeyelim mi toplantıları "Savaşın devamı için hangi silahı verelim, hangisinden hoşlanıyorsunuz" gerçeği ile aynı yerdedir.
Aşçı kimliği ile herkesi istediği zaman yemek yapan, pişirip öğüten bu sistem, Şengal katliamından hala kar etme derdinde. Benim gözümde durum böyle cereyan ediyor. Her savaş her katliam bir fırsattır onlar için…

İşin özü; bu vahşi hegemonya ve halkların oluşturduğu mozaik bahçesine ceberut gibi dalan kolları, halkları kırımdan geçiriyor. Hal böyle olunca tanrıyı sorgulama fikrinin nasıl bir halüsinasyon olduğu, insanın buna mahkum edilerek gerçekliği fantazmalarla nasıl örtbas ettiği daha net görülebilir. Önemli olan bizlerin o eşiğe gelmesidir. Çünkü etrafına çaresizlik çemberi dikiliyor. Bundan kurtuluş örgütlenmedir. Bu vahşi kapitalistlerin sana bana dair toplantısı yoktur, olamaz… Demokratik ulus tezinin değeri, anlamı ve kavgasının haklılığı bu noktadadır.