11 Eylül 2001 ABD’de İkiz Kuleler’e dönük saldırının olduğu tarihtir. Ama aynı zamanda yeni bir siyasal konseptin başlangıcı sayılan bu tarihte yapılan saldırının El Kaide kaynaklı olduğu bizzat ABD tarafından iddia ediliyordu. Bu süreçte ABD öncülüğünde yeni bir konsept oluşturuldu. Bunun adı uluslararası ‘terörizm’le mücadele olarak belirlendi. ‘Uluslararası terörizm siyaseti’nin öncüsü ABD oldu.

Yıllar içerisinde bu genel bir yaklaşım haline geldi. Bu olaydan kısa bir süre sonra Afganistan, Irak, İran şer üçgeni olarak ilan edilmişti. Büyük Ortadoğu projesi (petrol, energi ve su kaynaklarının hegemonyası anlamına gelen) yeni emperyalist pir paylaşım adı oldu. Bu beraberinde yeni bir çatışma süreci başlattı. Bunun sonuçları bugün çok açık bir biçimde ortadadır. 


İktidara taşınan AKP

BM örgütü de yeni konseptin siyasal ve hukuksal bir çerçevesini sağlayan bir rol oynadı. BM’nin ekonomik kaynaklarının yüzde 70’ini ABD ödüyor. Bu ekonomik bağımlılık gereği BM üzerinden hukuksal alt yapı oluşturuldu. Adım adım Avrupa Birliği de bu siyasal eksenin içerisine girdi. Bu noktadan sonra dikkatle incelenirse Avrupa’daki değişim daha net görülür. Örneğin 2000’de AB Euro para sistemine geçiş yaptı.
Aynı dönem AB’de aynı tehlike çanlarını çalmaya başladı. ‘Terörizm’ kavramı üzerine kararlar almaya başladı. Mayıs 2002’de ABD’nin bu siyasal eğilimi gereği PKK Avrupa Birliği ‘terör örgütleri listesi’ne girdi. Dikkat edilirse bu dönem AKP’nin iktidarlaşma dönemine denk geliyor. AKP Hükümeti PKK diplomasisi adı altında Kürdistan ve Türkiye’nin bütün değerlerini uluslararası arenaya peşkeş çekti. Bunun karşılığı olarak, dikkatle incelenirse bu tarihten itibaren AB, PKK şahsında Kürtleri baskılama faaliyetlerini sistemleştirdi.


AB’nin değişen yüzü!

PKK’ye karşı mücadele de AB yapısı içerisindeki ilk öncü güç Almanya’dır. 82’lerden itibaren Almanya’nın NATO Gladyosu tarafından PKK’ye karşı mücadele geliştirildi. 93’lere kadar çok sistemli bir şekilde tasfiyeci unsurlar da kullanılarak, PKK başkalaşıma uğratılmaya çalışıldı. 1993 Düsseldorf davasıyla da bu zirveleştirildi. 2005’lere kadar Almanya’nın Avrupa çapındaki Kürtlere dönük merkez üst rolü devam etti. “Uluslararası terörizm” ve buna karşı mücadele eksen gösterilerek Fransa’nın o dönem ki politikalarından kaynaklı giderek Fransa’da ABD’nin bu yayılmacı politikalarınına doğru bir geçiş yapmaya başladı.
Bunun başında özellikle NATO görevleri konusunda aktif rol alma istemi gelişti. 12-13 Aralık 2006’da Stuttgart’ta ABD üssünde Amerika eski genelkurmay başkanı Renauld Radisson ve Türkiye’den Emekli General Edip Başer’in PKK’ye karşı mücadele kordinatörleri olarak seçildiler. Bunların öncülüğünde Almanya, Fransa, Belçika ve İtalya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin istihbarat birimi ve anti-terör savcılarının katıldığı bir toplantıda finansmanın önlenmesi başlığıyla bir kararlaştırmaya gidildi. Ve o tarihten itibaren Fransa’nın PKK’ye karşı merkez üst rol alma gerçeği somutlaşırken bu daha sonradan da yaptığı bütün operasyonlarla kendisini açığa çıkardı. 


Fransa ve yeni görevi!

2007’de yine terörizm baz gösterilerek Fransa’da ceza hukukunda bazı yenilikler yapıldı. Ve Şubat 2007’de başlatılan Paris merkezli baskınlarla ilk defa Kürtlerin; ev, işyeri ve dernekleri basıldı. Kürt yurtseverler içeri alındı. O tarihten 2013’e kadar sistematik olarak hükümetler değişse de Fransa devletinin PKK şahsında Kürtlere karşı olan mücadelesi baskın ve tutuklama furyası olarak devam etti. 254 kişi bugüne kadar gözaltına alındı. Bunlardan onlarcası tutuklandı. Kimisinin tutukluluk süreci 2 yılın üzerine çıktı. Bütün bunların yanında Kürt toplumuna dönük, esnaf, küçük işletmeler anketlere tabii tutuldu. Kürt toplumunun her kesiminden PKK hakkında anketler yapıldı.
Bu verilerle birlikte NATO Gladyosu’nun Almanya merkez üst rolü 2006’dan itibaren Fransa’ya kaydığı çok net görüyoruz. Somut olarak da 2009’da Strasbourg’da yapılan NATO üyesi ülkelerin toplantısında Roj TV pazarlıklarının yapıldığının açığa çıkmasıdır. Burada ayrıca Fransa Charles de Gaulle’den bu yana NATO’da ilk defa askeri anlamda görev almayı kabul etmiştir. Dikkatle incelenirse daha sonraki NATO operasyonlarında da etkilidir. Bunun en somut örneği Libya müdahalesidir. 


Ilımlı İslamın yaratılması!

ABD’nin bu siyaseti Ortadoğu’da dayanacağı güç ise işbirlikçi İslamcı kuşaktır. Bunun için ılımlı ya da siyasi İslam kavramıyla Fethullah Gülen cemaati -ki bu ABD merkezli yetiştiriliyor- AKP islamcılığıyla uzlaşması temelinde tarikat ve cemaat ilişkisiyle bir model ülke olarak planlanmıştır. Stratejik vizyon dedikleri bu işbirlikçi islam projesinin hayat bulması için ABD’nin çok aktif davrandığı çok açıktır. Bu temelde Arap ülkeleri çerçevesinde geliştirilmek istenen de esas olarak bu yayılmacı politikalardır.
Arap Baharı olarak adlandırılan Mısır, Tunus, Yemen, Libya ve diğer Arap ülkelerinde görülen üst yapı değişimlerinin özünde ABD’nin, kontrol edilebilir yeni yönetim anlayışlarını kendi emperyalist çıkarları ekseninde geliştirme istemi vardır. Şüphesiz burada halkların haklı ve yerinde taleplerinin olmadığı anlamına gelmiyor. Ama yaşanan halkların talepleri doğrultusunda bir değişimden çok emperyalistlerin ihtiyaçları doğrultusunda değimiş mevcuttur. 


Paris merkezli yeni süreç!

Dikkatle incelendiğinde 2008’de AB’de yapılan bir tartışmada İngiliz parlamenteri Liberal Demokrat Parti’den Robert Walter’in düşüncesi olarak PKK’ye karşı nasıl mücadele edileceği konusunda projeler sunulmuştur. Bu projeler tartışıldıktan sonra 13 Aralık 2008’de Paris merkezli Batı Avrupa Birliği Güvenlik Konferansı adı altında PKK’ye karşı mücadele konsepti tartışılmıştır. Bu süreçten sonra Fransa başta olmak üzere Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda, İsviçre, Danimarka ülkelerinde yöntemleri farklı da olsa Kürt aktivistlere ve kurumlara dönük operasyonlar yoğunlaştırılmıştır.
2006 ile birlikte Türkiye Fransa arasında ticari ve ekonomik ilişkilerin hacminin arttırılması ekseninde adli işbirliği adı altında her türlü günlük ilişkiye varana kadar bir iletişim ağı oluşturulmuştur. Her ne kadar anti-terörizm yargıçları bunu 1957 Fransa-Türkiye adli işbirliği protokolü ve ek olarak 1975 Fransa-Türkiye işbirliği protokolleri dayandırsa da esasta “uluslararası terörizm siyaseti” eksen alınarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile daha derin bir stratejik ilişkiye girilmiştir. 6-7 Ekim 2011 Fransa-Türkiye güvenlik işbirliği anlaşması bunun somut ifadesidir. Bu anlaşmayla birlikte ilgili güvenlik birimleri iletişim ve işbirliği anlamında bir sisteme kavuşturulmuş. Türk istihbarat birimleri de Paris’te rahat hareket edecek pozisyona gelmiştir.

Yeni bir komplo süreci

Temmuz 2011 tarihinde asıl olarak da 2011 seçimlerinden sonra yürürlüğe giren konsept gereği Kürt halk önderi Abdullah Öcalan tamamen izolasyona tabii tutuldu. Gerillaya dönük tekniğe dayalı saldırı geliştirildi. KCK operasyonları adı altında başlatılan demokratik alanın bütünüyle tasfiye planı hızlandırıldı. 10 binin üzerinde insan cezaevine konuldu. Avrupa cephesinde de bu konseptin parçası olarak yoğun tutuklama ve kriminalize etme politikası yürütüldü. Bu politika esas olarak “uluslararası terörizmle” mücadele anlamında uluslararası güçler tarafından AKP devletine yaptırıldı. Bu çok kapsamlı ve uluslar arası boyut taşıyan bir komplo sürecidir. Bu sürece karşı Kürt hareketi ve halkı topyekün direnişi seçti. Ve gelinen aşamada onbinlerin katıldığı büyük zindan direnişi, devrimci halk savaşının alan tutmaya dayalı boyuta taşınması kararlılığı, Kürt halkının her alanda yaratmış olduğu serhıldan ruhu, yurtdışındaki Kürdistanlıların uzun yürüyüş ve Strasbourg’da gösterdikleri irade, imza kampanyaları vb boyutlardaki tüm cephelerdeki direniş ve Kürdistan halkının tarihsel sahiplenmesi ile bu konsept boşa çıkarıldı. Şuan bilinen Kürt halk önderi Abdullah Öcalan inisiyatifinde AKP devleti ile olan diyalog sürecine geçildi.
Avrupa cephesinde bu konsept, baskı, tutuklama, elimine etme, kriminalize etme vb özellikle Paris merkezli yoğunlaştırılan bu konsept sonuç alamayınca fiziki katliamlara varan bir boyuta tışındı. Ki bundan önce Ekim başında KNK yürütme kurulu üyesi Adem Uzun’un bir komplo sonucu Paris’te tutuklanması ve devamında Hollanda’da geliştirilen operasyonlar bu konseptin değişiminin ve yeni bir evreye girildiğinin işaretiydi.


Uluslararası hedef!

9 Ocak 2013’de Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez adlı yoldaşlarımız vahşice katledildiler. Bu nedenle bu katliam 1999’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yapılan komplo sürecinin bir benzeridir. Uluslararası bir karar ancak böyle bir komployu gerçekleştirebilir. Arkadaşların aktiviteleri, hareket alanları, görev ve sorumlulukları dikkate alındığında ayrıca iletişimleri de gözönüne alınırsa teknik izlemelerin en üst seviyede gerçekleştiği görülecektir. Zaten ABD tarafından Sakine Cansız daha önce Wikileaks belgelerinde görüldüğü gibi hedefe alınmıştır. Fidan Doğan arkadaş bizzat diplomasi de Avrupa Birliği ve Parlamentosu, Latin-Amerika ilişkileri vb aktif bir diplomasi trafiğine sahip olduğundan bütün istihbari güçlerin doğal yörüngesindeydi. Leyla Şaylemez’de daha önce ev baskını ve Hollanda gözaltısından dolayı izlenmeye alındığı açıktır. Ayrıca Kürt kurumları 2006’dan bu yana anti-terör hakimlerinin adli kontrol adı altında izlenmesine tabi tutulmuştur. Somut olarak CIK, 2007 dosyası kapsamında baskına uğramış ve adli kontrole tabi tutulmuştu. Villiers Le Belle Kürt Kültür Derneği 4 Haziran 2011 baskınıyla adli kontrole alınmış ve halen soruşturması tamamlanmamıştır.
Paris Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi ise 2007 yılından bu yana 2 kez baskına uğramış, bu tarihten itibaren de adli kontrol altındadır. Bütün bu verilerden yola çıkıldığında sadece fail değil herkesin verilerine rahatlıkla ulaşılabilinirken zanlı olarak kamouyla ilgili makamların paylaştığı Ömer Güney hakkında detaylı bir bilginin açığa çıkmaması dikkat çekicidir. Ayrıca Fransa Paris’te gerçekleşen bu katliamın arkaplanında yer alan güçlerin açıklanmaması manidar bir durumdur.