Bir diğer sorun aramak eyleminin hep gerçekleşmiş bir travmatik kaybedişe koşut olarak kendini var etmesidir. Gerçekleşmiş ve etkisi ortaya çıkmış bir kaybediş yaşanmadan bir arayışın gerçekleşemiyor olması yine darbeye maruz kalmış, eğrilmiş bilincin çarpık bir yansımasıdır. Aramak her zaman bilinen ve kaybedilene, önce var olup sonra yokluğuyla eksikliğini hissettirene dair bir eylem değil, aynı zamanda ve aslında gerçek anlamıyla daha çok, bilinmeyen ve gerçekleşmeyen ama eksik olduğu bilincine varılan ya da hissedilişi yaşanan şeye ulaşmaya dairdir.
Aramak, insanın var oluşuna anlam kazandırma uğraşısının en dinamik yöntemi, en bitimsiz ağrısı, en verimli emeğidir. Bundan dolayıdır ki sanat bir bütün olarak, bulunmuş, yerine konmuş, eksiği tamamlanmış bir edim değil; her bulunanda yeni bir eksiği fark ettiren ve yeni bir arayışı başlatan ve asla bir başlangıç ve bir sonla sınırlanamayacak eylemler dizgesidir. Eksik olanı, aradığını bulduğunu ve tamamlandığını sanmak kadar hakikatten kopuşa götürecek bir yanılgı yoktur. Hele hele sanat adına yola çıktığını, aradığını, tamamlamak, tamamlanmak istediğini iddia edenlerin yanılgıları, hem arayış adına hem sanat adına büyük bir sefaletten başka bir şey ifade etmemektedir.
Bugün sanat adına yaşanan en hazin en trajik durum, baştan ayağa bir arayış eylemi olan sanatın, tamamlanmayla malul hale getirilmesidir. Böyle olduğunda aramak, tamamlanmanın bir aracı olarak işlev görmektedir. Oysa tamamlanmak, devinimin durması, devinimin durması çürümenin başlaması demektir. Bugün adına sanat denen şeyin bu kadar muğlaklığa boğulmasının, anlaşılmamanın en estetik ölçü sayılmasının nedeni bu tamamlanma yanılgısının ve çürüme kokusunun görünür kılınmasını engelleme çabasıdır. Hakikatle yoğrulmanın, ona yaklaşmanın yegane yolunun asla mutlak bir ulaşma ve tamamlanma olmayacağını bilerek onu aramak olduğunu en iyi sanatçılar bilir.
Sanatla uğraşanların, sanatsal üretim içinde olanların kendilerini bu kadar tamamlanmış hissetmeleri, sanatlarının tekamül ettiğini düşünmeleri, hakikate sanatla yaklaşma ihtimali bulunanları bu arayıştan düşürmenin, onları bir arayışçı olmaktan çıkarmanın çok iyi planlanmış bir toplum mühendisliği olduğu son derece açıktır. Sanatçılarının bir hakikat arayışçı olduğu toplumların kolay yönetilemeyeceği gerçeği egemenlerce çok iyi bilinen bir gerçekliktir.
Bugün Kürt sanatının yaşadığı kendini tekrar etme açmazının, üretimde yaşadığı kısırlığın en büyük nedeni politik alanda yaşanan büyük arayışçılığın bu kadar uzağına düşmesi ve kendinin tamamlanmış, tekamül etmiş olduğu yanılgısını yaşamasıdır. Bu durum Kürt sanatçılarının, arayışçılığın ontolojik olarak, sanatsal olarak ne anlama geldiğini bilmemesi kadar sistemin planlı olarak onu arayışçılıktan düşürmek için kurduğu tuzaklara düşmesiyle de alakalıdır. Burjuva basının Kürt sanatına dair yaptığı tüm övgüleri, bu çevrelerce organize edilen etkinliklerde Kürt sanatçılara verdikleri ödülleri bu çerçeveden değerlendirmekte büyük fayda var.
Bilinmek zorundadır ki bu övgüler, bu ödüller sanatçıya kendini tamamladığı, artık aramasına gerek kalmadığı doyumunu yaratmak içindir. Düşmanım bana üretmem için destek veriyorsa, beni övüyor ve bana ödül veriyorsa ürettiğim sanatı durup gözden geçirmeliyim. Son Altın Portakal Film Festivalinde "Fecira" adlı belgesel film hariç ödül verilen Kürt filmlerine ve bu filmlerin yönetmenlerinin ödül aldıktan sonraki konuşma ve yaklaşımlarına bakmak yukarıda savlamak istenen düşünceleri çok daha somut algılamaya yarayacaktır.
Kaybedileni kaybedildiği yerde aramak
Kaybedileni kaybedildiği yerde aramak, normal bir aklın kaybettiği şeye ulaşmak için başvuracağı en kestirme yol olsa gerek. Fakat çarpıtılan bilinç, dumura uğrayan algı, gerçekliğinden kopuş insanı kaybettiğini, kaybettiği yerden başka her yerde aramak gibi bir sonuçla karşı karşıya bırakabiliyor. Bu aslında kaybettiğini nerede bulabileceğini bulabilecek akıl dizgesinin çarpıklaşması kadar kaybedilen şeyin ne olduğunun unutulması ya da bilinmemesi ile de son derece yakından ilgili. Asıl problem de tam burada başlıyor. Kaybedilenin yani aranan şeyin ne olduğunun unutulmuş olması nerede kaybedildiğini ya da nerede arandığını da önemsiz hale getiriyor. Bu bilmeme ve unutma durumu, şüphesiz kendiliğinden ortaya çıkan bir durum değil toplumsal hafızanın bilinçli, programlı, sistematik bir şekilde darbelenmesi sürecinin ürünüdür. Unutturmak veya çarpıtmak, amaçsal gerçeklik yerine, manipülatif araçsal gerçekliğin inşasına zemin yaratmak için mutlak bir gerekliliktir.