Kürtler hakkında uydurulan ırkçı esprilerden biridir: Berbere saç tıraşını nerede öğrendiğini sormuşlar; “Kürt’ün kafasında deneyerek” demiş. Berberin Kürt’ün kafasını işinde yetkinleşme alanı olarak seçmesinin sonuçlarına bir ölçüde katlanılabilir. Asıl aşağılayıcı ve onur kırıcı olan ise, AKP Hükümetinin ‘çıraklıktan ustalığa’ geçişteki becerisini sınamak amacıyla depremin yol açtığı enkaz altında kurtarılmayı bekleyen Vanlıları birer kobay olarak kullanmasıdır. Bir iddiada bulunmuyorum, abartmıyorum da. Başbakan Yardımcısı sıfatı taşıyan bir kişinin yaptığı açıklamadan söz ediyorum. Beşir Atalay adındaki bu zat, hükümet olarak yabancı arama kurtarma ekiplerinin yardım önerilerini neden kabul etmedikleri sorusuna, ‘kendi potansiyelimizi öğrenmek için’ cevabını veriyor. Bu sözler tuşuna basılmış bir teypten yükselmiyor, hükümetin resmi görüşünü ortaya koyan bir adamın ağzından dökülüyor. Kanınızın donduğunu hissediyor, demek ki AKP Hükümetinin insana verdiği değer bu kadardır diyorsunuz. Demek ki bu ülkeyi yüreğini koyduğu soğutucuda unutmuş duygudan yoksun kimseler yönetiyor diyesiniz geliyor.
Herkes iyi biliyor: Enkaz altında yaşam savaşı verenleri kurtarma işi saliselere yayılmış zamanlama temelinde bir çalışmayı gerektirir. Çünkü akıp giden her salise yardım bekleyenlerin yaşam umutlarına ölümcül bir darbe indirir. Erken davranma hayat kurtarırken, gecikme hayatları söndürür. Enkazdan insan kurtarma işi aç ve açıkta kalanlara yemek ve barınak temin etmeye benzemez. Bu iş her şeyden önce uzmanlık gerektirir. Yerel yönetimlerin böyle bir imkândan büyük ölçüde yoksun olduğu biliniyor. Bu durumda herkesin beklentisi her şeyi kendisinde merkezileştiren devletin müdahale için acilen harekete geçmesidir. Kuşkusuz böylesi bir felaket karşısında en güçlü devlet bile sadece kendi imkânlarıyla yetinmez. İşin özünün hayat kurtarmak olduğunu bildiği için kapılarını tüm yabancı arama kurtarma ekiplerine açar. Atalay’ınkine benzer bir açıklama benzer felaketi yaşayan başka bir ülkede yapılmış olsa, sadece hükümetin sonunu getirmekle kalmaz; katliama teşebbüsten yargılanmasına neden olur. Ama Türkiye’de birkaç istisna dışında kimse bu açıklamada bir terslik görmez ve hatta hikmet-i hükümetten sayar.
AKP Hükümeti bir insanlık suçu işlemiş, enkaz altında kurtarılmayı bekleyen binlerce insanı bir tür kadavra gibi ele alıp deney unsurları biçiminde değerlendirmiştir. Bu tür bir olayda ‘kendi potansiyelini görmek’ten söz etmek, yıkıntılar altında can çekişen insanları Tıp Fakültesi öğrencilerinin üzerinde çalıştıkları kadavralar gibi görmekten farksızdır. Bu yaklaşım İkinci Dünya Savaşı yıllarında savaş esirleri ve tutuklular üzerinde insanlık dışı deneyler yapan Nazi yönetiminin tutumunu çağrıştırıyor. Bu yılların Almanya’sında insanları kobay olarak kullanmak, izlenen soykırım politikasının bir ürünü olarak gündeme girmiştir. Başka bir deyişle insanları herhangi bir nedenle ölümle sonuçlanan deneylerde kullanmak ancak soykırımcı kafa yapısına sahip yönetimlerin işi olabilir. Kaldı ki, enkaz altından sağ çıkarılması gereken canlı türü Van kedisi olsa bile, insanlık değerlerini devre dışı bırakmadığı müddetçe, bir hükümet böyle davranamaz. Ne yazık ki tutsaklar üzerindeki akıl almaz deneyleriyle ünlenmiş Doktor Mengele’nin ruhu Türkiye’de yeniden zuhur etmiş ve AKP’de cisimleşmiş gibidir. ‘Potansiyelini görme’nin anlamı işte budur.
Çıplak gerçeklikle yüzleşmekten kaçmayanlar için bu açıklamada öyle yadırganacak bir yan yoktur. Çünkü en çılgın şekliyle Kürt coğrafyasında yoğunlaştırsa da, faşist AKP iktidarı aslında Türkiye’nin tüm emekçi halklarına karşı bir ölüm-kalım savaşı yürütüyor. AKP iktidarında ABD güdümlü 12 Eylül faşizminin halklarımıza karşı başlattığı kırım ve kıyımın zirveleşen halini yaşıyoruz. Faşist rejimde ve uygulamalarındaki sürekliliği görmek hiç de zor değildir. Yani 12 Eylül ruhunun devamlılık arz ettiği ortadadır. Kenan Evren ve şürekasının ‘Ilımlı İslam’ denilen Pentagon imalatı Yeşil Türk faşizmini sistem olarak oturtmak için yönetimi gasp ettiklerini iyi biliyoruz. Burada unutulmaması gereken gerçek, AKP adı verilen rantçı yapılanmanın Kenan Evren çetesinin Pentagon ile kirli birlikteliğinin gayri meşru çocuğu olduğudur. Devletin kendisine teslim edileceği oğul olarak beslenip büyütülen AKP 2002’de iktidar koltuğuna oturdu. Şimdi de 12 Eylül rejiminin topluma karşı açtığı insanlık dışı suçlarla yüklü savaşı kaldığı yerden devam ettiriyor. Tabii ‘zamanın ruhu’ denilen şeyi de dikkate alarak eylemde bulunuyor.
AKP iktidarı yoğunluklu olarak Kürdistan’da sürdürdüğü ama Türkiye’yi de içine alan savaşa bir ölüm-kalım savaşı olarak bakıyor. Hitler yönetiminin başlangıçtaki ruh halini betimlemeye çalışan birinin sözleriyle, “başarırlarsa madalya ve nişanlara boğulacağı, başarmazlarsa darağacını boylayacağı” oldukça kirli bir savaştır bu. Her savaş kendi yenilgisinin soyut olasılığını bağrında taşır. AKP de bu savaşı ve iktidarı kaybetmenin korkusunu yaşıyor. Saldırganlıkta dizginleri koyuvermesine neden olan bu korku, aynı zamanda tüyler ürperten savaş suçları işlemesine yol açıyor. Bu açıdan da bütün faşist diktatörler ve diktatörlükler geliştirdikleri korkunç yıkım savaşlarına kutsallık atfetmede birbirlerine benziyorlar. Kutsallığı savaşın kendileri için ölüm-kalım savaşı olmasındandır. Kan ve göz yaşı üzerinde hüküm icra eden bu eli kanlı zulüm şebekeleri halk düşmanı bir karakter yapısına sahip olduklarının gayet farkındalar. Konuya ilişkin tarihten vereceğimiz örnek Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels’in sözleridir. Goebbels 1943’te yaptığı bir konuşmada “Ya gelmiş geçmiş en büyük devlet adamları ya da en büyük suçlular olarak tarihe geçeceğiz” demişti. AKP de işte bu ikilemle yüz yüze olduğunun korku dolu bilinciyle Kürdistan’daki soykırıma yükleniyor.
Nazi Almanya’sının tarihi faşist AKP Hükümetinin yönettiği Türkiye’nin yaşadığı acı gerçekliği anlamamız için bir emsal oluşturuyor. Nasyonal Sosyalist Parti ile AKP’nin iktidara geliş biçimleri şaşırtıcı bir benzerlik arz ediyor. Faşist demagoji ile ulus-devleti yüceltip egemen ulusu ırkçı-şoven histeriye boğma ve öteki halklara karşı düşmanlığı kışkırtma her ikisinin ortak özelliği oluyor. İlginçtir, Yahudi halkını temerküz kamplarına doldurup ardından topluca imha eden Hitler’in de ‘Yahudi kardeşleri’ vardı. Esasen üst tabakadan oluşan Yahudi Konseyleri emekçi Yahudilerin temerküz kamplarında toplanması konusunda Hitler rejimiyle insanı hayrete düşüren bir uyum içinde hareket etmişlerdi. Hatta bu iş Yahudilerden oluşan özel bir polis gücüne verilmişti. Yahudi polisi toplama kamplarına gönderileceklerin kaçmamaları için gerekli tüm tedbirleri almıştı. Erdoğan’ın ‘Kürt kardeşleri’ de Yahudilerin bu türünün Kürtler içindeki izdüşümlerinden oluşuyor. Bunları düşündükçe insanın aklına AKP’nin tüm faşist uygulamalarına kimi gerekçeler bulup sonunda temize çıkarmaya çalışan Mehmet Metiner ve Galip Ensarioğlu geliyor. Şimdi Türk devletinin kültürel soykırımına alet olan kimi Kürtler sahneye çıkarılıyor. Kürtler bunları ‘bênamus’ olarak tanımlıyor. Hitler’in savaş sanayisine dayanan ekonomik büyüme hamlesiyle işsizlikten kurtulan Alman toplumu Nazi sistemine muazzam bir destek sunmuştu. Aynı oranda olmasa bile, AKP de aynı temelde bu savaşta hâkim ulus toplumunun desteğini alıyor. Almanya’da bu desteğin sonu dünya savaşı oldu. AKP Hükümeti de bölge çapında bir hegemonya savaşına girişmiş bulunuyor.
Nazilerin başlattığı İkinci Dünya Savaşı insanlığa korkunç acılar ve yıkımlar getirdi. Yeşil AKP faşizmi de Kürtlere karşı benzer sonuçlar doğurması mümkün bir savaşın içindedir. Nazilerin Yahudi düşmanlığı ile AKP’nin Kürt düşmanlığı arasında da benzerlik bulunuyor. Ancak Erdoğan’ın Kürt kıyımına fetva çıkaran Okyanus ötesinde ‘Şeyhülislam’ı ile kendisinin göremediği veya görmek istemediği bir gerçek var: Kürt halkı Erdoğan’ın mayası ihanetle yoğrulmuş ‘kardeşleri’nin karakterini çok iyi tanıyor. Özgür yaşamda ölümüne karar kılmış bu halk, denetimini çoktan yıktığı onun uşak ‘kardeşlerini’ asla kabul etmeyecektir. İktidar koltuğunde oturanlar özgürlüğün köle bir halkı kendi küllerinden yeniden yaratan gücünü asla kestiremezler. Kuşkusuz Hitler’in partisi NSDP AKP’den çok daha güçlüydü, ama sonu ‘insanlığa karşı suç işlemek’le yargılanıp mahkûm edilmek oldu. AKP de aynı uğursuz yolun karanlık dehlizlerinde ilerliyor. AKP faşizmi direnen Kürt karşısında kaybetmeye yazgılıdır.