
Kaybolan dolayımlayıcı kavramını ilk olarak Kuzey Amerikalı Marksist eleştirmen Fredric Jameson “Kaybolan Dolayımlayıcı ya da Hikâye Anlatıcısı Olarak Max Weber” adlı makalesinde kullanmış; daha sonra da "Bilmiyorlar Ama Gene de Yapıyorlar" kitabıyla birlikte bu kavramı sıklıkla kullanmaya başlayan Zizek’in popülerliği nedeniyle kavram da popüler bir nitelik edinmiştir. Söz konusu makalede, Jameson Alman sosyolog Max Weber’in geliştirdiği Marksizm eleştirisini çözümlemektedir. Bu eleştiri, özetle, kapitalizmin ortaya çıkışının olanağının koşulunun Protestanlık olduğu iddiasından oluşmaktadır. Protestanlığın bir din ve kapitalizmin de bir üretim biçimi oluşuyla, bu açıklama, altyapının üstyapıyı doğurduğu biçimindeki geleneksel Marksist hiyerarşiyi tersyüz etmektedir. Jameson’ın buna yanıtı, kapitalizmin Protestanlıktan Marksizm’le tamamen tutarlı bir biçimde, diyalektik bir hareket içinde türediğini göstermek olmuştur. Jameson bu diyalektiğin kaybolan dolayımlayıcı –iki terim arasındaki kayıp halka– adını verdiği şey tarafından işletildiğini ileri sürmektedir.
Jameson’a göre Protestanlık, feodalizm ile kapitalizm arasındaki kaybolan dolayımlayıcı rolünü oynamıştır. Protestanlığın gelişmesinden önce din, ekonominin alanından ayrı bir alandaydı. Fakat Protestanlık iş dünyasını dinin alanına taşımak ve insanları çok çalışarak ve zenginlik biriktirerek asketik bir biçimde yaşamaya sevk etmek suretiyle dini evrenselleştirmiştir. Bunu yaparak da kapitalizmin olanağının koşullarını yaratmıştır. Fakat ironik bir biçimde, kapitalizmin gelişimi özelde Protestanlığı ve genelde de dini eskitmiştir: “Böylelikle Protestanlık, kelimenin en katı anlamıyla, başka halde karşılıklı olarak birbirini dışlayıcı olacak iki kavram arasında bir değiş tokuşun gerçekleşmesine olanak tanır ve şunu söyleyebiliriz ki … bütüncül din kurumunun bizzat kendisi, içerisinde değişimin gerçekleştiği ve kullanışlılığı sona erdiğinde kaldırılıp atılabilecek bir tür dayanak ya da çerçeve hizmeti görür” diyordu Jameson söz konusu makalede.
O halde bir kaybolan dolayımlayıcı, iki karşıt kavram arasındaki geçişi dolayımlayan ve sonra da kaybolan bir kavramdır. Zizek, dikkatleri, bir kaybolan dolayımlayıcının içerik ile biçim arasındaki bir asimetri tarafından üretildiği olgusuna çeker. Marx’ın, devrim analizinde olduğu gibi, içeriğin mantığı içeriğin dışına taşınan ve onun kabuğunu yırtıp atana dek, biçim içeriğin arkasından gelmektedir. Zizek de Jameson’ın makalesini yorumlarken şunları ileri sürmektedir: “Feodalizmden Protestanlığa geçiş, Protestanlıktan özelleştirilmiş diniyle birlikte burjuva gündelik yaşamına geçişle aynı şey değildir. İlk geçiş ‘içerik’le (dinsel biçimi muhafaza etme ya da hatta onu güçlendirme kılığı altında hayati kayma –Tanrı’nın inayetinin dışlaşmasının alanı olarak ekonomik etkinlik içinde asketik-açgözlü bir duruşun öne sürülüp onaylanması– gerçekleşir) ilgilidir, ikinci ise salt biçimsel bir edimdir, biçiminde bir değişimidir (Protestanlık asketik-açgözlü bir duruşu gerçekleştirdiği anda bir biçim olarak terk edilebilir).”
Bugün Ortadoğu’da yaşadığımız dinsellik, kapitalizm, küreselleşme vs. olgulara şaşırtıcı bir biçimde benziyorsa Jameson’ın ve Zizek’in belirlemeleri, olan biteni açıklama güçlerinden geliyor bu şaşırtıcı benzerlik. Türkiye özelinde belki bir iki sözcük değişimiyle… “Sünni İslam’ın özel bir biçimi, başka durumda birbirlerini dışlayacak iki fikir arasında bir mübadele alanı yaratır ve sermayenin belirli bir örgütlenme biçiminin gerçekleştirilmesi yolunda işi bittiğinde bir kenara atılacak bir tür dayanak ya da çerçeve hizmeti görür.” Bugün İslamcıların veya Müslümanların –bazen iyi niyetle, bazen de kötü niyetle– girmekte oldukları tartışmalar ve yaşadıkları tereddütlü, kırılgan hal, bunun sezgisel bir bilgisine sahip olmalarından kaynaklanıyor. Yani onlar da ilk denemelerinin dini muhafaza etme ve güçlendirme yönünde bir deneme olduğunu sanıyorlardı; oysa bu sırada din kapitalizmle ve elbette sermaye de dinin kendisiyle eklemlenmekteydi. Fakat sezebilen bir avuç insan da bunu ancak ikinci aşamasında sezebilmişti. Açgözlü bir dünya ve sermaye tamahkârlığı, muhafaza edilmeye çalışılan şeyin biçimsel yapısı olup çıkıvermişti.
Kapitalizmin yarattığı manipülasyon ise şirki yanlış yerde aramalarına yol açmış, böylelikle ‘ilahiyat’ kavrayışları da bir sapmaya uğramıştı. Şirk olan şey, artık modern devletler veya modern hukuklar değil, paranın kendisiydi çünkü. İnançlarına dönük tehdidi yanlış algılayan Müslümanlar, bu tehdidi bertaraf etmek için de yanlış yere saldırıyorlardı. Onlar yanlış yere saldırırlarken “para” çoktan dinselliğin altını oymuş durumdaydı oysa. Evet, en azından bu bağlamda, Nietzsche yanılıyordu. Agamben’in ifadesiyle, “Tanrı ölmemiş, paraya dönüşmüştü.”