
“Hiçbir şey olmamış gibi yapmanın bir gereği de Sophokles’in Oidipus hikâyesini unutmaktı. Merakımı bastırdım ve üniversitenin üçüncü sınıfına kadar kendimi tuttum. Ama sonra Deniz’de bir gün rüyalar üzerine o eski derleme geçti elime. Oidipus’un hikâyesinin özetini burada okumuştum. Bu özetin yazarının Sigmund Freud olduğunu yeni fark ediyordum. Freud’un yazısı, Sophokles’ten çok, her erkeğin içinde taşıdığını iddia ettiği babayı öldürme isteği üzerineydi.” Kafamda Bir Tuhaflık’tan kısa bir süre sonra Pamuk’tan yeni kitap geldi. Kafamda Bir Tuhaflık’ı Pamuk’un önceki romanlarına kıyasla daha az sevmiştim; ama sevmiştim. Pamuk okurunun alışkın olmadığı bir şekilde yayımlanan “Kırmızı Saçlı Kadın” romanını ise sevmedim, sevemedim. Romanın başında ne olduğu ve şu an nerede olduğumuz izah ediliyor. Açıkçası heyecanlanıyorsunuz, eski Pamuk kitaplarından birini okuyacağınızı düşünüyorsunuz, ki ilk bölüm gerçekten harika işliyor. Romanın başkahramanı Cem tarafından aktarılan öyküde, yerinizi alıyorsunuz. Tabii Pamuk’un politik görüşünü başka bir odada bırakarak.
Klişeleşen Pamuk
Kitap, solcu bir babanın oğlu olan Cem’in, babası hapse girdikten sonra çalışmak zorunda kalmasıyla açılıyor. Cem, bir kuyucu ustasının yanında su aramaya başlıyor. Yazar olma hayalleri kuran kahramanımızın işi şimdilik bu. Pamuk’un alışıldık tasvirleri, gözlemleri ve ustanın ağzından aktardığı öyküler özleminizi gideriyormuş hissi veriyor. Cem’in babasının yokluğunda başka bir oidipal ilişkiye girdiği ustasıyla olan konuşmaları her Pamuk romanında rastlayabileceğimiz diyaloglar. Rahatsız edici, bunaltıcı hiçbir yanı yok. Aksine tarif edilen bölgeyi düşünüp, nerede ne olduğunu, kuyuyu ve Mahmut Usta’nın nasıl bir dış görünüşü olabileceğini düşünebiliyorsunuz. Sonra Kırmızı Saçlı Kadın’ı. Kadının adı birkaç yerde geçiyor, onun dışında ergenlik çağındaki Cem’in hayranlığıyla sürekli Kırmızı Saçlı Kadın olarak izliyoruz kadın kahramanı. Cem’in hayatını derinden etkiliyor Kırmızı Saçlı Kadın. Onun hayalini kurduğu bir esnada, sonrasında epey pişmanlık duyacağı bir an yaşıyor. O andan sonra kasabadan kaçarak uzaklaşıyor Cem. Kırmızı Saçlı Kadın’ın hayaliyle ayrılıyor kasabadan. Sonrası bir Türk filmini aratmayacak düzeyde ilerliyor. Evlenip tek düze bir hayata başlayan ama aklının bir köşesinde sürekli Kırmızı Saçlı Kadın olan Cem, klişe bir şekilde çıkmaza sürüklenmiyor ama hayatının akışı bir şekilde klişeleşiyor.
Klişe hayatların öyküsünü ustalıkla anlatan Pamuk da bir müddet sonra klişeleşiyor. Bir Pamuk klasiği olan babasıyla sorun yaşayan orta sınıf beyaz Türk erkek ile Pamuk’un bilinçaltındakiler bir bir su yüzüne çıkıyor.
Neoliberal politikanın uzantısı
Romanda yer alan Doğu-Batı ortaklığı tipik Pamuk görüşünü yansıtıyor. Pamuk’un sevdiğim tek politik romanı olan Kar’daki gibi değil ama durum, bir şekilde eklemlenmeye çalıştığı neoliberal politikanın bir uzantısı. Doğu mitolojisinde varolan babaların oğullarını öldürmesi ile Batı mitolojisindeki babalarını öldüren oğulların ortaklığı bu. Bu ortaklık çerçevesinde ilerleyen bir roman Kırmızı Saçlı Kadın da.
“Kral Oidipus” tragedyasıyla “Rüstem ile Sohrap” hikâyesini birleştirmek zorlama değil elbette; ama Pamuk bunu zorlamak için elinden geleni yapıyor. Sıradan insanların hikâyelerinde bunların yansımaları ve gerçeklikleri elbette var; ama sıradan insanların hikâyelerinde bu kadar rastlantı yok. Bu kadar rastlantıyı efsanelerde veya masallarda okuyoruz ve o zaman bu bizi rahatsız eden bir okuma olmuyor. Patrisit (baba katilliği) üzerine böyle bir roman yazmak Pamuk’u bile bunaltmış olabilir çünkü üslubuna ve anlatma ustalığına ters düşen neyse, bu romanda var.
Klişeler, zorlamalar, rastlantılar üzerine kurulu kurgular ve hayatı fazla fazla kesişen insanlar. Oidipus ve Rüstem ile Sohrap’tan ilham alınarak yazılan bir romanda bunlar açık edilerek sürekli tekrara düşülmesi fazla kayıp. Bu haliyle ısmarlama bir roman gibi duruyor Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ı veya Pamuk’un taslaklarında duran bir dosyayı okurla buluşturma, bir de böyle deneyeyim çabası.
Zorlama kurgu, kötü politika
Pamuk’un politik görüşlerinden bağımsız, Türkiyeli bir kalem olarak Türkiye’deki en iyi kalemlerden olduğunu düşünenlerden biriyseniz kitabın politik arka planıyla zaten ilgilenmiyorsunuz. En azından ben öyle yapıyorum, en azından yapmaya çalışıyorum. Fakat bunu başaramayanlar için kitapta rahatsız edici birçok politik gönderme de mevcut. Tüm bu zorlama kurgunun üzerine kötü politika da eklenince işin içinden çıkamaz hale geliyorsunuz. Kitabın finalindeki zorlama sahne ise tüm olmamışlığı tamamlayan türden. Sonunda bir de Kırmızı Saçlı Kadın’dan dinliyorsunuz olup biteni. Kitaba başka bir anlatıcıyı dahil etmek okur ile yazar arasında bir mesafe açıyor zannımca. Alıştığınız anlatıcının yerini başkası alıyor ve en başından beri başka bir göz sizi izliyormuş hissine kapılıyorsunuz.
Nobel’in etkisi mi?
Kırmızı Saçlı Kadın kimilerine göre Pamuk’un magnum opuslarından biri, kimine göre en kötü kitabı. Benim düşüncem ise bu kitabın ne Pamuk’a ne de Pamuk okuruna yakıştığı yönünde. Masumiyet Müzesi ile başlayan düşüş, Kırmızı Saçlı Kadın ile devam ediyor. Bu düşüşün nedeni kimilerine göre Nobel’in etkisi, kimilerine göre Pamuk’un politikasının iyice kötüleşmesinin edebiyatına yansıması. Bu konuda emin olduğum tek bir şey varsa o da Pamuk’un ne olursa olsun çok iyi bir edebiyatçı olduğu ve her şeye rağmen onun edebiyatına sahip çıkmamız gerektiği. Edebiyatı iyileştirir, sinirlendirir hatta belki hasta eder; ama Pamuk’un edebiyatı hep ayrı bir yerde duruyor ve durmaya devam edecek. Pamuk’un edebiyatına sahip çıkmadığımızda iyi politika yapan ama kötü edebiyat zehrini yayanlara mahkum olacağız gibi geliyor bana. Ve evet, Pamuk’un sadece edebiyatına sahip çıkabiliriz. Faşistlerin, Ahmet Kaya’nın sadece şarkılarını sevdiği gibi yapabiliriz bunu. Yapalım.
Masumiyet Müzesi beyazperdede
Orhan Pamuk tarafından yazılan, aynı adlı müzesi de açılan Masumiyet Müzesi isimli roman, Grant Gee tarafından belgeselleştirildi. Hatıraların Masumiyeti adını taşıyan belgesel film, 25 Mart’ta gösterime girecek.
Orhan Pamuk’un 2012’de açılan Masumiyet Müzesi’nden yola çıkan ve yönetmenliğini İngiliz belgesel yönetmeni Grant Gee‘nin yaptığı Hatıraların Masumiyeti (The Innocence of Memories) adlı film, 2-12 Eylül 2015’teki 72. Venedik Film Festivali‘nin Venedik Günleri bölümünde özel bir gösterimle yer aldı.
Filmin yönetmeni Grant Gee, daha önce ünlü İngiliz rock müzik grubu Radiohead ve Alman edebiyatçı Sebald üzerine yaptığı filmlerle tanınıyor.
TUÐÇE YILMAZ