Önce yüksek dorukların üzeri, nereden geldikleri belli olmayan bulutlarla kaplandı. Sessizlik ağırlığını yitirmişti. Rüzgar öncesiz ve sonrasız egemenliğini sürdürüyordu. Sonra, akşama doğru bir karmaşa başladı.
Askerler, özel timler, hainler Bane Köyü'nü bastılar. Oysa biraz önce Bane’nin insanları, 'üç gündür gelmediler. Herhalde bugün de rahat bir uyku çekeceğiz’ diye seviniyorlardı.
O zaman Şubat’tı…
Kar bir hançer gibi, doğudan batıya uzanan Bane’yi esir almıştı.
Akşam saatleriydi, beyaz elbeseli dört yüz kadar asker Bane’yi kuşattı. Başıbozuk bir ordu, para için halkına ihanet eden korucularla birlikte köye girmişlerdi.
Erkekleri, çocukları, yaşlıları, kadınları köy meydanında topladılar... Komutan nefret dolu bir sesle, "Size üç gün süre. Buradan giderseniz, gidersiniz. Yok kalırsanız, hiçbirinizi sağ bırakmayız" dedi.
Bu sözlerin ardından askerler evleri ateşe verdi. O gece tam yirmi beş evi yaktılar.
Bir toplama kampını andıran köy meydanında tek tek köylülerin kimliklerine baktılar. Resul’ü bir kenara çektiler. Ellerini bağladılar. Öldüresiye dövmeye başladılar. Sonra üzerine bir bidon gaz dökerek ateşe verdiler. Ateş topuna dönen Resul avazı çıktığı kadar bağırır, çığlıklar atar. Resul’ü söndürmeye yeltenen kadınlara askerler dipçiklerle vurur. Resul’ün derisi parça parça olur. Çektiği acılar hafiflesin diye bir ay boyunca yakınları tarafından kar üstünde yuvarlanır.
Sonra gözlerini bağladıkları erkeklerin ellerini de birbirlerine bağladılar. Yüzü koyun karların içinde yatırdılar.
Sıra bir kadına gelmişti. Kucağında çocuğu vardı. Daha genç bir anneydi. Kimliğine bakan askerler 'gel’ dediler. 'Kocan nerede’ diye sordular. Kadın konuşamadı. Kucağındaki bebek ağlamaya başladı. Sonra kadının gözlerini bağladılar. 'Çocuğum daha çok küçük’ diye yalvarırken birden silah sesleri yükseldi.
Yağmur gibi mermiler boşalıyordu. Askerler rastgele köy meydanını taramaya başladı. Kaçacak yer yoktu. Her taraf ateşler altındaydı.
On - Onbeş dakika geçtikten sonra tüm silahlar bir anda sustu. Gözleri, elleri birbirine bağlı on erkeği helikopterle Şırnak’a, diğer erkekleri de Güçlükonak’taki karakola götüren askerler, 'burayı terk etmezseniz tekrar geleceğiz’ deyip köyden ayrıldılar.
O götürülenlerden İbrahim Ekinci bir daha eve dönemedi, yetmiş gün sonra cesedi bulundu.
Köyün bütün erkekleri devletin elindeydi. Kadınlar ise evleri yandığı için köyün yakınındaki bir mağaraya sığındılar. Günlerce su ve ekmek yerine sadece kar yediler…
O savaş gecesinde, hasret ve yakarış dolu, yankısı sonsuza kadar dinmeyecekmiş gibi uzayıp boşluğu titreten bir kadın sesi duyuldu.
O genç annenin sesiydi bu…
Kucağında ölü çocuğunun bedeni vardı. Kurşunlar 3 yaşındaki Adile Ekin’in bedenine saplanmıştı. O genç kadın çocuğunu kucağına aldı, tam üç gün bırakmadı. Sessizliğe gömülen anne, o günden sonra bir daha hiç konuşmadı…
"Ceylanke parçe parçe" diyen Ceylan Önkol’un annesinin de, çocuğunun cesedinin parçalarını eteğinde toplayıp köyüne taşıyan anne, ya da Cizre’de polis tarafından öldürülen Nihat’in cenazesinde konuşan, "çocukları öldürmeyin, bizi öldürün" diyen Kürt analarının hikayeleri birbirine benzer. Çünkü çocuklarımızın hayatlarına devlet ölüm olarak sızmıştır.