Mehmet Özhaseki: Eski Kayseri Belediye Başkanı, önceki dönem AKP’nin Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı idi, son kabine de ise Turizm ve Çevre Bakanı. Son çatışma süreci başladığından bu yana Özhaseki’nin DBP’li belediyelere ilişkin söylediklerine kronolojik bakıldığında ilk kapsamlı kayyum tehdidini 1 Ocak 2016’da yaptığı görülüyor. En az 6 aydır da düzenli aralıklarla benzer açıklamalar yapmaya devam ediyor. Erdoğan’ın diğer AKP’lilerin tehdit şeceresi çıkarılsa birkaç ay daha geriye gitmek gerekir. O yüzden en başında sormakta fayda var: Bu kadar zamandır neden belediyelere kayyum atan(a)madı?  

Basit bir cevabı var: AKP, DBP belediyelerine el koyma girişiminin siyasal ve toplumsal maliyetinden çekindi. Hala da çekiniyor. Peki neden aylardır hemen her ay defalarca “DBP belediyelerine kayyum atandı atanacak” haberleri duyuyoruz? Birincisi, hemen her baskı hamlesinde yaptığı gibi AKP insanları el koyma fikrine alıştırmaya çalışıyor. El koymanın doğuracağı tepkiyi düşürmek adına kamuoyuna dönük algı çalışması yapıyor. İkincisi, savaş bloğunun halihazırda belediyelere yaptığı baskıyı gizlemek için bu oldukça etkili bir yöntem. 22 belediye eşbaşkanı şu an cezaevinde, 34’ü İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alındı, yüzlerce belediye meclis üyesi ise cezaevlerinde. Kalanları ise her hafta en az birkaç gün adliyeye gidip açılmış davlar için ifade vermekle yükümlü. Üçüncüsü, baskıyı süreklileştirilerek ve belirsizlik yaratarak belediyeleri işlevsiz kılmak, çalışanlarının motivasyonunu düşürmek başarısız bir belediyecilik pratiği iddiası için zemin oluşturuluyor. Belediye personelleri vakit ve enerjilerinin ciddi bölümünü yollanan müfettişlere belge yetiştirmekle harcıyor. Özcesi, ortada kayyumun atanacağı yani belediyelere el konulacak “an” üzerinden değil, zamana yayılmış “süreç” yöntemiyle baskı işletiliyor. Kayyum atanması demek, belediyelerin içinde bulunduğu kurumsal ablukanın bitip halkın seçtiği insanların iradesinin müsadere edilmesi anlamına gelecek.     

İkinci önemli soruya geçelim: AKP neden belediyeler konusunda bu kadar ısrarcı bir şekilde bu baskı mekanizmasını kurmak istiyor? Bunun temel sebebi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendi siyasallığını ve toplumsallığını yeniden üretme noktasında belediyelerin ne kadar önemli bir rol oynadığının farkında olması. Hareketin toplumsal anlamda rızaya dayalı hegemonyası belediyeler üzerinden kuruluyor. Diğer sebebi ise belediyelerin -tüm eksiklerine rağmen- Kürt halkının tüm merkeziyetçi kısıtlamalara rağmen kendi kendisini yönettiği bir siyasi alan teşkil etmesi. Bu alanda klasik şekilde değil, hem patriyarkal siyasi işleyişi dizginleyen hem de demokratik öz-denetimi sağlayan eşbaşkanlık sistemiyle yürütülüyor. İmar ve altyapı belediyeciğiliğinin ötesinde; 

Kürtçe-İngilizce eğitim verilen kreşlerin kurulması, Kadın Politikaları Daire Başkanlıklarının gerçekleştirdiği toplumsal cinsiyet eşitliği projeleri, her yıl bir düzine Kürtçe tiyatro oyunu sergilenebilmesi, her sene binlerce insanın meslek sahibi olduğu istihdam kursları, tüm dezavantajlı gruplara temas eden sosyal hizmet faaliyetleri… 

Ayrıca, büyükşehir yasası hasebiyle kırsal alandaki yol ve altyapı çalışmalarının belediyelere geçmiş olması yüzünden kaymakamlıkların köylerde yaşayan halk nezdinde işlevsizleşmesi de AKP için ciddi rahatsızlık konusu. Burada anlatılamayacak kadar uzun, kendi PR çalışmasını yapmadığı için iyi duyurulamayan yeni bir tür yönetim anlayışı AKP’nin en çok korktuğu şey aslında. Kent savaşları sürecinde ilk aşamada belediye binalarının hedef alınması kuşkusuz tesadüf değildi. Kendi sınırlı bütçelerini savaştan etkilenen halkın yaralarını sarmak için harcaması dahi engellenmek istendi. Sur’dan zorla göç ettirilen tüm ailelerden yüzde 70’ine ev ev ulaşabilip tüm acil ihtiyaçlarını karşılayan yine belediyelerdi.   

Önümüzdeki hafta meclis tatile girmeden hemen önce kayyum yasası çıkarılacak. Basına sızdırıldığı kadarıyla, doğrudan belediye eşbaşkanlarının görevden alınması yöntemi yerine daha karmaşık bir el koyma yöntemi hazırlanıyor. Yasaya göre belediye başkanı görevden alındığında yeni başkanı Belediye Meclisi belirliyor. Düzenlemenin temel hedefi, Belediye Meclisini işlevsiz kılmak, başkan yerine AKP’nin seçeceği bir kayyum atamak. Bu bağlamda da AKP ironik bir hal içinde. T.C. Anayasası 127’nci maddesine göre hâlihazırda yerel yönetimler resmen merkezi yönetimin tahakkümü altında. Buyrun okuyalım: “Merkezi idare, mahalli idareler üzerinde, mahalli hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahalli ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idari vesayet yetkisine sahiptir”. 

Diyarbakır Valisi şu an bile istese belediyenin sahip olduğu hemen her şeye el koyabilir. Belediye adına ihaleler yapabilir ve bunun ücretini de İller Bankası üzerinden belediye bütçesinden kesebilir. Hemen her şey için yapılabildiği üzere, gerekçe olarak “hizmetleri yerine getirememe” bahanesini öne sürmek herhangi bir kağıda herhangi bir şey yazmak kadar kolay valilik için. Yani o kadar merkeziyetçi ve anti-demokratik bir belediye yasası var ki, daha merkeziyetçi olanı ancak belediyelere yasal veya de facto yollarla el koymak olabilir. İdil, Cizre ve Silopi’de kayyum yasası çıkmamış olmasına rağmen devlet belediyeye fiilen el koymuş durumda. Kendi inisiyatifi doğrultusunda altyapı ihaleleri yaptı ve bunun masraflarını da belediye bütçesinden kesecek. Tüm bu anti-demokratik uygulamara rağmen devlet daha ileriye gitmeye karar verirse, hala askeri denge halinde sürmekte olan savaş yeni bir veçheye sıçrayabilir.  

AKP, belediyelere kayyum yasası çıkardıktan sonra büyük ihtimalle ilçe belediyelerinden başlamak suretiyle ilk adımı atacak. Tepkilerin ölçeğine göre de sonraki adımını planlayacak. El koyma pratiğine de süreç usulü yaklaşıp bu yöntemi normalleştirmeye çalışarak ilerleyecek. Halkın, sivil toplumun ve belediye çalışanlarının kolektif örgütlü bir tepkisi ancak bu adımları boşa çıkarabilir. Aksi olması demek, insanların kendi kendilerini yönetme iradesini yok sayan müstemleke rejimi dayatmasını kabul anlamına gelecek. Yani Kürtler için kendi tarihlerini yazdıkları dönemin öncesine dönmek… Yani imkansız olan.