İşte uzun zamandır yazılarımda dile getirmeye çalıştığım şey buydu. "Süreç yürüyor, yürüyecek; harita hazır, hazırlanacak; adım atılıyor, atılacak" türünden iki uçlu beyanların hiç de gerçeği yansıtmadığını; sonuç olarak ortada bir yol haritasının falan olmadığını net olarak gördük. Sayın Öcalan’ın yaptığı özeleştiri de kanaatimce iki yıllık sürecin geldiği nokta itibariyle bir hayli geç yakalanmış bir umut halkasıdır. Zira devletin, sürecin başından beri sürdürdüğü savaşçı eğilimi, sürecin "tek yanlı bir istek" olduğu gerçeğini ayan beyan yansıtıyordu. Daha ötesi, sürecin korunması ile hükümet hassasiyetlerinin korunması tanımlarının birbirinden ayrıştırılamaması nedeniyle, sürecin fiili taşıyıcıları, "AKP’nin iktidar tırmanışına payanda olmak’ gibi haksız eleştirilere bile maruz kaldılar.
"Kitlelerin umutsuzluğa sürüklenmemesi için" gerçeğe oturmayan umutlar enjekte etmek mi gerekiyordu? Hayır! Çünkü Kürt halkı yıllardır alanlarda sürdürdüğü aktif mücadele ile kazanmıştı geleceğe taşınan her umudu. Süreci bu gelişim noktasına taşıyan irade ve zorlayan güç, devletin iradesi değil, sokaklarda büyüyen Kürt halkının ve siper yoldaşlarının iradesi idi. Devletin her saldırısına misliyle yanıt veren bir halk iradesi devletten büyük bir güç olduğunu gösterebilir ve devleti gerçekten sadece bir hizmet aygıtı haline dönüştürebilirdi. Tersine sadece devletten bekleyen anlayışların bütünü, sisteme payanda olmaktan bir adım öteye geçemezler.
Gelecek Gazetesi’ne de yazmıştım: "Kürt Özgürlük Hareketi’nin süreçte ısrarlı olması doğru bir tutumdu. Ama unutmamak gerekir ki sürecin Türk devleti tarafından kabulü halklara verilmiş bir lütuf değil, Kürt halkının direnme gücünün yarattığı bir sonuç idi. Dünyada, astarı yüzünden pahalı hale gelmeden, sırf sömürgecilerin ‘iyi niyeti’ sonucunda çözülmüş bir sömürge olgusu yoktur. Olamaz. Aksini iddia etmek ise ancak sömürgecilerin egemenliklerinin başka biçimlerde sürdürülmesine hizmet etmekten başka bir amaca denk düşmez."
Artık, "şu tarihe kadar yapılmazsa…" türünden yaptırımı olmayan ultimatomlar vermekten sakınmak gerekir. KCK’den aktardığım misliyle yanıt verme iddiası terkedilirse, sürecin tek güvencesini terk etmiş oluruz. Bu işin sonu, tiyatro senaryolarında olduğu gibi, sonucunu rejisörün belirleyeceği bir yazım ile değil; savaşan güçlerin, çatışmalarında elde ettiği mevzilerle, tarihin yazdığı bir senaryo olacaktır. Sürecin birinci aşamasındaki başarısızlığın nedeni, süreci başarıya götüren yöntemlerin terkidir. Süreci başarıya yöneltmek için terkedilen yöntemlere; devrimci ilkelere, devrimci değerlere yeniden sahip çıkmak gerekmektedir.
Otuz yılı çoktan aşmış ağır bedeller ödenerek sürdürülen bir savaş gerçeğini atlayarak doksan yıllık sömürgeci devletin ruhunu anlamaya çalışmak abesle iştigaldir. ‘İyi niyet’ gösterimleriyle sömürgeciliğin alt edilebileceğini düşünmek, yaşananlardan hiçbir şey anlamamak demektir. "Pasif direniş ilahı Gandi" örneklerini kutsayarak, yani IŞİD karşısında oturarak zafer kazanmak nasıl mümkün değildi ise, iki devlet görevlisi ile görüşerek köklü bir barışa ulaşmak da mümkün değildir.