Bir BDP il yöneticisi için, il binasına girip çıkarken çekilmiş fotoğrafların ve yönetim toplantılarının suç delili olarak sunulmuş olması gibi bu kez de Siyaset Akademisi'nde ders vermek, öğrenci kaydı yaptırmak, ders dinlemek, çay içmek, bilgi almak için telefon etmek, hatta açılışına gitmek suç delili olarak sunulmuştu.
Zira; ders veren Profesör Emine Büşra Ersanlı’da, okuma yazması olmadığı için bazı dersleri dinlemek için katılan Zekiye Anne’de, Akademi açılışına katılan yazar, yayıncı Ragıp Zarakolu’da tutsaklıktan kurtulamadı.
Basına da yansıyan bilgilerden görüldüğü üzere, Prof. Ersanlı’nın ders notlarında geçen Türkiye vatandaşlığı, yerel özerklik, kendi kaderini tayin hakkı gibi kavramlar dahi suçlama için kullanıldı.
Bu soruşturmaların Kürtlere yöneltilmiş olan saldırganlığın bir parçası olduğu ve BDP'yi yıpratmayı amaçlıyormuş gibi görünse de niyetin bunu çok çok aştığı göz ardı edilemez. BDP’li anayasa komisyonu üyesini tutuklayarak, BDP’li vekillere hakaret ve asılsız suçlamalar yönelterek, barıştan söz edilmesini ve barış için çalışmalar yürüten muhalif güçleri cezalandırarak, çatışmaları körükleyerek, Van depreminde ayyuka çıkan ayrımcılıkla, N.Ç. davasında Yargıtay’ın da içine karıştığı vicdan yoksunu anlayışla, Cumhurbaşkanının ağzından dökülen öç alma mantığının sonucu olarak gerilla cenazelerine işkence edilerek, Öcalan’a tamamen siyasi kararlar doğrultusunda tecrit uygulayarak genişletilen bu saldırıların birçok önemli sonucu var elbet. Üçünün altını bir kez daha çizmek zorunda hissediyorum kendimi.
Biri şu; Bu saldırılar, Kürt siyasetinin demokratik ve yasal alandaki var oluşunu ve faaliyetlerini imkansız kılmakta. Kürt siyasetini illegal zemine, dağa ve çatışmaya zorlamakta.
İkincisi; Kürt siyasetine destek verdiği düşünülen veya bu potansiyeli taşıdığı düşünülen kesim ve kişileri tırpanlamakta.
Ve üçüncüsü; Vatandaşlık tanımı, halkların hakları, yerel özerklik, anadilde eğitim, demokrasi, özgürlükler ve benzeri konularda insan hakları ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde düzenleme içermesi beklenen, barışın ve demokrasinin teminatı yeni bir anayasanın yapılmasını, 12 Mart ve 12 Eylül mantalitesi ve pratiğinin hakim olduğu bu tahammülsüzlük ve saldırganlık ortamına hapsederek imkansızlaştırmakta.
İleri gitmeyi beklerken düştüğümüz geri noktayı içimize sindirmek kolay değil elbet.
İstanbul'da, sorgu hakiminin kararını açıklaması ve 44 kişinin tutuklanmasının ardından, avukatların duruşma salonunda cübbelerini çıkarıp atmaları ve alkışlı sloganlı protesto gösterileri, tahammül sınırının bizim tarafta da haylice aşıldığının açık göstergesi aslında. İnsani değerlerimize yönelen saldırılar karşısında davet beklemeksizin mücadele içinde olabilmeyi gösteren bu tepkinin spontaneliğindeki enerji ve heyecanın toplumsal muhalefete genişlemesi ise halen sadece temenni.
Görünen o ki; ne barış var yakın zamanda, ne yeni anayasa, ne huzur, ne güvenli bir yaşam Türkiye halkları için. Halen ellerinde tutsak alınacak binlerce kişilik KCK listesi varmış. Bu işin sonu nereye varacak dersiniz? Örneğin, Kürt sorununa duyarlı, demokrasi, adalet, özgürlük ve barış isteyenlerden gözlerine batanları bitirince onların yakınları, komşuları, evcil hayvanlarından da yeni listeler yaparlar mı?