Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin görev süresi 2015 Ağustos’unda sona erdi. Başta YNK ve Goran Hareketi olmak üzere muhalefetin tüm ısrarına rağmen, Barzani yeni başkanlık seçimini belirsiz bir tarihe ertelemek için elinden geleni yapıyor. Başkanlık makamını fiilen işgal ediyor. Barzani’nin bu ısrarı o makamın meşruiyetini de ortadan kaldırıyor. Hal böyle olunca yetkisi yenilenmediği gibi seçimlerden de kaçan Barzani’nin AKP hükümeti, MİT ve Türk Özel Kuvvetleri ile yaptığı "güvenlik" merkezli görüşmeler dikkat çekiyor. Endişe verici bir hal alıyor. Bu yüzden, Güney Kürdistan’da o da sınırlı olmak kaydıyla Erbil ve Duhok dışında desteği kalmayan bir iktidarın Ankara’da yürüttüğü temaslar ciddi soru işaretleri barındırıyor. 

MİT’in yanı sıra resmi programında olmadığı halde Türk Özel Kuvvetler Komutanlığı ile hem de basına kapalı iki buçuk saat yürütülen görüşmelerin içeriği merak konusu. Neler oluyor? Bu ayın başında Suudi sarayını ziyaret eden Barzani’nin hemen ardından da Ankara’da Erdoğan’ı sarayında ziyaret etmesi "Bölgesel sünni gerici güçler yeni bir hareketlilik içinde mi?" sorusunu akıllara getiriyor. 

AKP’nin hedefi açık. Barzani iktidarını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmak. Barzani içerde kendine bağlı peşmerge gücüyle muhalefeti de taleplerini de yok sayıyor. Bu yüzden, Davutoğlu KDP iktidarını da kendi iktidarları gibi "istikrarın" teminatı olarak sunuyor. Bu "istikrarın" devamı için de gereken "desteği" vereceklerini söylüyor. Bu açıklamalarda izaha muhtaç olan ifade, Barzani’nin TSK’nın Musul’daki varlığını izah ederken sarf ettiği, "Musul'u kurtarma operasyonuna katılacak gönüllü askerlerin eğitilmesi" ifadesidir. Kimdir bu gönüllü askerler? AKP hükümeti durumu "Peşmergelerin eğitimi" olarak açıklarken Barzani’nin sözünü ettiği, eğitilecek "gönüllü birlikler" kimlerden oluşacak, kime, neye hizmet edecek? Bu "gönüllü" birlikler yarın Güney Kürdistan’da olası bir darbenin "devrim" muhafızları olmasın?

Gelişmeler vahim bir tablo çiziyor. Kürdistan’da desteği kalmayan Barzani, Suudi sarayı ile Ankara sarayının desteğini alma çabasında. Barzani her iki sarayı da statükonun devamı için kendisinin iktidarda kalmasının önemine ikna etmişe benziyor. Rojava ve Kuzey Kürdistan’da ilan edilen Demokratik Özerkliğin engellenmesinin, diğer halklara taşınmasını engellemenin garantisi olarak kendisini sunuyor Barzani. Bunun için Türk Başbakanı Ahmet Davutoğlu Barzani ile görüşmesi sonrası ilk olarak Musul’daki varlıklarının DAİŞ’le mücadele olduğu safsatasını tekrarladıktan sonra asıl amacı izah ediyor; "Irak'taki mevcudiyetimiz bu bölgenin istikrarını temin etmek içindir. Çünkü DAEŞ ile komşu olmak istemiyoruz. DAEŞ ile komşu olmamak için de Erbil'in güçlü olması lazım. Bunun için her türlü desteği hem Irak hem de Irak Kürdistan bölgesine vereceğiz." 

İyi de bugüne kadar Barzani yönetiminin DAİŞ’e karşı elde edilmiş bir askeri başarısı söz konusu değil. Dahası Şengal’de KDP güçlerinin DAİŞ saldırıları karşısında silahlarını bırakıp kaçtığı katliamdan kurtulan Şengalliler tarafından anlatıldı. Şengalli Êzîdîlerin "KDP’liler kaçtı PKK güçleri gelmeseydi hepimizi öldüreceklerdi" açıklamaları arşivlerde duruyor. Rojava’da da DAİŞ’e karşı en ciddi direnişi gösterip onu yenilgiye uğratan PYD oldu. Yani DAİŞ’in Davutoğlu’nun komşusu olmasını engelleyen de PYD güçleri. Hatta tüm dünya PYD’nin bu insanlığı yaşatma savaşını ayakta alkışlıyor. Peki nasıl oluyor da tüm bunlara karşı AKP iktidarı PYD’yi "terörist" ilan edip bir başka Kürt partisini -hem de halk desteğini neredeyse yitirmiş bir iktidarı- "istikrarın" güvencesi olarak ilan ediyor? Burada AKP’nin tercihinin sınıfsal olduğu açık. Bu nedenle Barzani’nin son Ankara ziyaretini dikkatli okumak gerek. AKP süresi dolmuş, halk desteği kalmamış yani meşruiyetini yitirmiş bu iktidarı "güçlendirmede" kararlı olduklarını söylüyor. Musul’a yaptıkları askeri yığınağa da bunu gerekçe gösteriyor. Bir taşla iki kuş diye buna denir; hem Güney Kürdistan’a asker yığıyor, hem de fiilen iktidarı kaybetmiş ilkel milliyetçi, mezhepçi bir statükoyu arkalıyor. 

AKP’nin teslimiyetçi, statükocu, dayatmacı bir iktidarı kendine yakın bulması doğal. Ancak öyle bir iktidar kendi vatan toprağını bombalayan bir devletin başkentinde kendini "evinde" gibi hissedebilir. Barzani’nin ziyareti esnasında Türk savaş uçakları Güney Kürdistan’ı bombalıyordu. Bu nedenle, Barzani’nin bu konuda hiçbir itirazda bulunmaması vahim, AKP’nin Barzani’yi desteklemesi çok doğal.

Elbette Barzani-AKP ittifakının tüm bu çabalarının birden fazla nedeni var. Başta Rojava’da yaşanan gelişmeler olmak üzere Kuzey Kürdistan’da hayata geçirilen Demokratik Özerklik modelini engellemek. Başta AKP iktidarı ve Barzani KDP’si olmak üzere hüküm sürmek isteyen tüm bölgesel gerici güçler bu yeni yaşam tahayyülünden rahatsızlar. Suriye’de uzantıları bulunan Suudi sermayesi, AKP iktidarı ve Barzani KDP’si Demokratik Özerklik modelinin tarihsel rolünü oynamasını engellemek için DAİŞ’i de taşeron olarak kullanmaktan kaçınmıyorlar. Kürdistan özelinde bakılacak olursa kısa süreli iktidarı döneminde her türlü yolsuzluğa bulaşan KDP kadroları ve Barzani ailesinin demokrasi, özgürlük, eşitliği ve iktidarın paylaşımını teminat altına alacak bir anayasa yapımını engelleme çabaları da bundan kaynaklanıyor.

Güney Kürdistan’da yeni anayasa girişimleri KDP tarafından engellenirken Rojava özerk yönetiminin esas aldığı ilkeler ne diyor? "Irk, din, ulus, inanç, mezhep, cins ayrımı yapmadan adalet, özgürlük ve demokrasi için ekolojik, eşit bir toplumun unsurlarını gözetir. Demokratik toplumun siyasi, ahlaki kuruluşlarının çoğulcu, ortak yaşamın görevlerine ulaşmasını sağlar. Kadın ve çocuk haklarına saygıyı esas alır. Öz savunma ve meşru savunma temelinde din ve inanç özgürlüğüne önem verir. Demokratik Özerklik sistemi içerisinde bulunan Arap, Süryani, Asuri, Keldani, Arami, Türkmen, Ermeni, Çeçen halkının kendi iradesiyle özgür yaşamalarını sağlar. Suriye’deki Kürt, Arap, Ermeni, Çeçen gibi halkların oluşturduğu oluşumlar demokratik özerk yönetim çerçevesinde demokratik uygar toplum için bir araya gelir." 

Yukarıda sıralanan ilkelerin tüm bölge halklarının ortak talebine dönüşmesi bir etnik kimliğin, tek bir mezhebin değil de tüm mazlumların baharını başlatması mevcut iktidarların altındaki zemini çekme potansiyeli taşıyor. Bunu da en iyi bu iktidarlar ve onları destekleyen yerel ve uluslararası sermaye biliyor. Bu gelişmeler en çok onları tedirgin ediyor. Tüm bölge gerici güçlerinin açık ya da gizli DAİŞ barbarizmini desteklemesinin de Ankara’da bu kirli ittifak görüşmelerinin de temel sebebi bu. Kendi iktidarında vücut bulan ilkel milliyetçi, erkek egemen sünni Kürtçülüğü tasfiye edeceğini çok iyi biliyor.