
Vedat Hisên Elî, RojNews muhabiriydi. Daha evvel defalarca Duhok Asayişi tarafından tehdit edilmişti ama nedense ölümünü kimse tahmin edemedi! Ne duyan vardı, ne de bilen... Oysa yakın tarihe biraz bakmak bile bu cinayetin şifrelerini bulmaya yeterli.
Kürdistan tarihinde nice yiğitler, siyasetçiler, doğal halk önderleri ve aydınlar, tıpkı Vedat gibi, bazen bir kuytuda bazen insanların gözü önünde katledildi. Bunların istisnasız hiçbirinin faili ya da failleri bulunmadı. Bu konuda KDP ile TC arasında yüzde yüz bir benzerlik söz konusu. Hatta MİT ile Parastin’ın iç içeliğini artık sağır sultan bile biliyor; birçok Güneyli dost, Hewlêr’in, Duhok’un Ankara’dan daha güvenli olmadığını söylüyor. İşte birçok insanın katledilmesi, bazılarının başka türlü tehditlere maruz kalması, bu iddiayı doğruluyor.
Şivan’dan Sirwan’a,
Gurbetelli’den Serdeşt’e…
Dr. Şivan’dan (Sait Kırmızıtoprak) Dr. Sirwan’a, Gurbetelli Ersöz’den Serdeşt Osman’a... Birçok bireysel örneğe kitlesel katliamları da eklemek mümkün: Hewlêr Katliamı’nda katledilen 80 civarında kişinin çoğu hasta ve yaralılardı, savaş ve mücadele gazileriydi.
Hewlêr Katliamı’nın görgü tanıkları anlatıyor...
Yaralı olarak bazı evlere sığınan Kürtleri, kadınlar eteklerinde saklama çalışıyor ama katiller onları kadınların kucağından alıp arabaların arkasına bağlayıp Hewlêr’in sokaklarında sürükleyerek öldürüyor. İnsanları arabaların ardına bağlayıp sürüklemek size kimi hatırlatıyorsa, işte aynı zihniyet...
300 Kuzeyli kayıp!
Şu ana kadar çeşitli yer ve zamanlarda KDP tarafından alınıp bir daha da kendilerinden hiç haber alınamayan Kuzey Kürdistanlı devrimci ve yurtseverlerin sayısı, 300’ün üzerinde. Bunlar bin yıl öncesinin olayları değil; hepsi daha dün gibidir, vicdanını yitirmemiş herkesin hafızalarında capcanlı durmaktadır.
YNK ile KDP arasında yaşanan ve zihinlerde ‘Birakujî Savaşı’ olarak kodlanan çatışmalarda ‘kaybolan’ binlerce YNK pêşmergesinin akıbeti, hiç mi hiç bilinmiyor. Daha doğrusu, herhangi bir resmi tutanakta ya da istatistikte mevcut değil. Kürdistan’da ölen, daha çok öldüğüyle kalıyor. Taraflar anlaştığında gidenin akıbetini soruşturmak, kimsenin işine gelmiyor çoğu zaman. Hepimiz zaman zaman duyuyoruz. “Kürtler arası çatışmaları kan davasına dönüştürmemek lazım; canını verenleri Kürdistan davasının şehidi sayıp tarihe bırakmak en doğrusu” denilir. Veya Apê Musa, “Aile içi bir olay” der, yaşananlara...
‘Ye, ey katilim!’
Sorun, elbette intikam sorunu değil. Kuşkusuz suçluların bir şekilde cezalandırılması da gerekir ama yaşamsal olan cinayetlerin durmadığı, farklı ya da aynı yöntemlerle devam ettiği gerçeğidir.
KDP ve Güney Kürdistan’la ilgili birçok şeyi yakın zamana kadar “Eh, Kürtler devletleşiyor, bunlar da tuzu biberi. Her halkın tarihinde bunlar az çok yaşanmıştır” benzeri bir tavırla karşılayanların bazıları, Barzani parlamentoyu feshedip iktidara el koyunca birden sarsıldı. Kazın ayağının hiç de söyledikleri gibi olmadığını üzülerek anlayıverdiler. Düne kadar Arap faşistlerinin öldürdüğü çocuklarını, şimdi kendilerini politik arenada ‘Kürt’ olarak tarif edenler öldürüyor. Hiçbir ana, baba, “Eh, bir şey olmaz, bunlar ne de olsa Kürt, çocuğumun kanı helal olsun” diyebilir mi? Bu, akla izana da, insanlığa da aykırıdır.
İşte bu halet-i ruhiye içinde, ‘birakujî’ye tanıdıklarımı da kurban vermemden dolayı mı, yoksa Vedat Hisên Elî’nin gazeteci kimliğinden mi bilmem, bir hatırlatma yazısı içime kurt gibi düştü.
Şêno yiğidi ki, eliyle beslemişti Güneyli kardeşlerini; Hz. Ali’nin kendisini öldürecek olan kişiyi elleriyle beslediği ve ağzına lokmaları verirken, “Ye, ey katilim!” dediği rivayet edilir.
Başkalarını bilmem ama bizim ocağımıza ilk ateş, o yıl düştü. 1991 yılında ‘1. Güney Savaşı’ henüz başlamamıştı. O uğursuz yılda verdik canımızı bu kalleş zihniyete. Hani başka hiçbir halkın lûgatında olmayan, sadece bize has sözcüktür ‘birakujî’. İşte o yıl eklendi sözcük dağarcığımıza…
İhanet tarihinden sayfalar
Şêno - Şentürk Yıldız (Qehreman)
Onun brakujiye kurban gittiği yıl, Kürtlerin ulusal felaket yılıydı adeta; Norşên’de insanlar, gece-gündüz uyumadan koşturuyorlardı. Fırınlar, lokantalar, terziler, evler, birer cephe gerisi istihkamcısı gibi harıl harıl çalışıyordu. Güney Kürdistan’dan kaçan ve Türk devletinden esir muamelesi bile görmeyen binlerce insan, Muş’ta bir kampa yerleştirilmişti. Aslında ‘yerleştirilmek’ bile denmez buna: Ot yığınları ya da odun istifi gibi üst üste yığılmışlardı, kara kışın orta yerinde. Kara kış da dile kolay geliyor hani, Muş ovasının dehşet verici kışları var ya, öyle bir kış işte…
Şêno’nun da içinde olduğu Norşênli gençler, Güney Kürdistan’dan gelen misafirlerimize durmadan battaniye, yiyecek, giyecek taşıyordu. Ne lazım değildi ki! Hele ilaç yokluğundan, soğuktan analarının kucağında açlıktan titreyetek ölen o bebeler…
İşte o yıl, Şêno’yu bir ateş sarmıştı. “Böyle olmaz!” diyordu var gücüyle, “Bu halka bir çözüm bulmamız lazım!” Her parçada ölüm, her parçada kimyasal… Oysa bu paramparça halkın da herkes gibi yaşamaya hakkı var!
Şêno ve arkadaşları karar verdiler. Oysa aynı yıl nişanlanmıştı daha. Geride nişanlısını bırakıp dağların yolunu tuttu. Uzun zaman hiçbir haber gelmedi. Sonra yavaş yavaş aydınlandı Norşênli yiğidin serencamı…
Büyük bir umutla almıştı özgürlük silahını eline; ama düşmana kurşun atmak nasip oldu mu, hiç bilinmedi. Bilinen şuydu: Bir KDP pususunda başından aldığı darbelerle yaşamını yitirmişti. Uzun zaman Şêno’nun şokuyla yaşadı Norşên. O yiğide nasıl kıymışlardı? O ki, Saddam’ın kimyasallarından kaçan kardeşleri için o kış, kendini feda etmişti. Yetinmemişti: Onların yüzü suyu hürmetine dağların yolunu tutmuştu.
Ailesi bir dönem bekledi. Şehadeti netleşince, nişanlısını küçük kardeşiyle evlendirdiler. Gelenek öyleydi, nişanlı kız ailenin namusu sayılırdı, başkasıyla evlendirmek olmazdı. Kimine göre bu ‘ikinci bir brakuji’ bile sayılabilirdi ama nafile; şairin dediği gibi manzara: ‘Uzay çağında bir ayağımız, ham çarık, kıl çorapta olsa da biri…’ Bir özgürlük savaşçısının hikayesi, böyle son buluyordu.
Biz Norşênliler Şêno’dan sonra öğrendik, Kürt’ün tarihinin aslında böyle çirkin bir sürü hikayeyi de barındırdığını…
Apê Musa hatıralarında biraz değiniyordu ama sınırlıydı. Ve Apê Musa yaşananları, “Kürtlerin bir aile içi meselesi” olarak algılıyor, tarihe teslim edilmesini tavsiye ediyordu.
Beni asıl yüreğimden vuran, o film oldu: Çayan Demirel’in ‘Dr. Şivan’ belgeseli… Yılmaz Güney filmlerinden sonra ilk defa bir film -üstelik belgesel olmasına rağmen- o derece etkilemiş ve sabaha dek uykusuz bırakmıştı beni.
Dr. Şivan ve arkadaşları, Kürdistan’ın brakuji tarihine Kuzey parçasının verdiği bilinen ilk kurbanlar oluyorlardı. Dr. Şivan, Kuzey Kürdistan ve Türkiye’deki normalin üzerinde yaşam standardına, pırıl pırıl ailesine ve iki de küçücük çocuğuna rağmen kendini halkının özgürlüğüne adamış bir yiğitti halbuki. Her şeyi bir yana koymuş, Dersim Soykırımı’nda katledilen ailesi ve ulusunun namusu için dağlara çıkmıştı. Bir yandan gerilla savaşını yürütürken diğer yandan da halkının dertlerine dermen, yaralarına merhem olmaya uğraşıyordu.
Kısa zamanda Güney ve Kuzey Kürdistan’ın sınır bölgelerinde bir efsaneye dönüşmüştü adı. Öyle bir efsane ki, yeminler bile ondan bahsediyordu: Bi serê Dr. Şivanî! (Dr. Şivan’ın başı üstüne!)
Türk devletinin MİT’i ve MOSSAD’ın da içinde olduğu geniş bir komplo neticesinde bir gece alındı, Dr. Şivan ve arkadaşları. Aylarca süren işkenceler ardından kalleşçe kurşunlandılar. Üstelik artlarında tek bir belge, hatta mezar taşı bile bırakmamışlardı.
Çok ilginçtir: Filmlerinin akıbeti de, onların yürek dağlayan hikayeleri gibi oldu. Tanıtımına çok az yerde rastlandı, çok az afişi asıldı, hakkında çok az haber yansıdı medyaya. “Birileri kızmasın aman! Kutsal devletimize (!) zeval gelmesin!” diye sessizce izleyenler de çoktu. Oysa tarihimizle yüzleşmek için altın bir fırsattı bu film.
Diğer yandan, Dr. Şivanların katledilmesiyle ilgili halen birçok nokta karanlıktadır. Sözde Dr. Şivan’ın o dönemki yoldaşı olan ama canlarının alındığı komplodan başına hiçbir şey gelmeden ‘kurtulan’ Ahmet Zeki Okçuoğlu gibi isimler, gerçekleri yarım yamalak anlatarak muğlaklığı daha da arttırıyor. Berlin’de karşılaştığımızda kendisine sordum: Nasıl oldu bu katliam? Bana şöyle cevap verdi Okçuoğlu: “Hepsini Barzani öldürdü! Önce Sait Elçi’yi öldürdüler, sonra da Dr. Şivanları Elçi’nin katlinden sorumlu sayarak infaz ettiler.” Peki Okçuoğlu, belgesel için mikrofon uzatıldığında neden böyle net anlatmadı bunları? “Ben net söyledim, rejisör öyle işlemeyi uygun görmüş” diyor. Kim, ne kadarına inanır; kim bunları Okçuoğlu’nun Güney’deki ‘projeleriyle’ birlikte düşünür; herkesin kendi bileceği iş… Ben inanmadım.
Kuzey Kürdistan’da pek bilinmeyen ama Doğu Kürdistan için brakuji kurbanlarının sembollerinden sayılan Silêman Moini, 1933 Mehabad doğumlu. Fayeq Emin adıyla da biliniyor. Babası Mihemed Emin Moini, 1946’da Mehabad Cumhuriyeti’nin Bakanlar Kurulu kabinesinde içişleri bakanıydı.
Silêman Moini, 26 yaşındayken siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklandı, Şah’ın zindanlarında kaldı, işkence gördü. Bırakıldıktan sonra birçok arkadaşıyla birlikte Güney’e geçerek Barzani hareketine destek verdiler. Daha sonra Ehmed Tofiq siyasetine karşı çıkıp arayışlara başladılar. Moini, Qadir Sherîf, Îsmaîl Sherîfzade, Mihemed Emîn Seracî ve Mela Aware gibi ileri gelenlerle birlikte, ‘Komîteya Şoreşger a Hizbî Demokratî Kurdistan’ın kuruluşunda yer aldı. Bu hamle, aynı zamanda KDP yanlısı Ehmed Tofiq’e muhalefet amacıyla da yapılmıştı. Çünkü o tarihlerde Ehmed Tofiq’in İran KDP’si güç ve imkanlarının önemli bir bölümünü Irak KDP’sinden alıyordu. Moini buna karşı çıktı; daha bağımsız ve daha aktif bir hareketten yanaydı.
Moini ve arkadaşları, ayrılıkları ertesinde yoğun bir askeri ve siyasi eğitim devresi başlattı, kısa zamanda çok sayıda kadro yetiştirildi. Şah Rıza ordusuna karşı silahlı eylemlere başladılar. KDP ve Ehmed Tofiq ise bu gelişmelere karşıydı. Onlara göre Güney ya da KDP, Sawak’ın baskılarına maruz kalıyordu. 18 ay boyunca Doğu’da çok önemli gelişmelere yol açan silahlı eylemler gittikçe büyüyor ve daha geniş alanlara yayılıyordu. Hareket düşmana önemli kayıplar verdiriyor ve şehitler de tarihe adlarını yazdırıyordu. Araştırmacı yazar Kakşar Oramar, şöyle yorumluyordu Moini hareketini: “Bu hareket, Doğu Kürdistan’da yeni bir ruh yaratmıştı. Cumhuriyetten (Mehabad) sonra en önemli olaylardan biri de budur.”
Silêman Moini ve arkadaşları, 1968 yılının başlarında Mele Mistefa Barzani güçleri tarafından Silêmanî’nin Ezmer bölgesinde Irak devletiyle işbirliği yaptıkları iddiasıyla tutuklandı. Askeri bir mahkemede yargılanıp 15 Mayıs 1968’de kurşuna dizildiler.
Moini, katledildiğinde 33 yaşındaydı. Cenazeleri İran rejimine teslim edildi. Mehabad, Şino, Serdeşt ve Xanê gibi Kürt şehirlerinin sokaklarında o cenazeler dolaştırıldı, teşhir edildi. Silêman Moini’nin mezarı hâlâ Mehabad’ın Budaq Sultan Mezarlığı’nda.
Dr. Sirwan (Kawa Ali Salih)
Dr. Sirwan, 1985’te Danimarka’ya yerleşti. Bu dönem, kendini Kürdistan tarihini araştırmaya verdiği dönemdi ve aynı dönemde PKK’yle tanıştı. Örgütlenme çalışmalarına katılan Dr. Sirwan, 80’li yılların sonunda mücadele amacıyla Kürdistan’a geri döndü. 1991 yılında arkadaşlarıyla birlikte Kürdistan Özgürlük Partisi’ni (Partiya Azadiya Kurdistan, PAK) kuran Dr. Sirwan, bu temelde Güney’in birçok bölgesinde faaliyet yürüttü. 1992 ‘Güney Savaşı’ ardından Soranî ve Arapça çıkan Welat gazetesinde çalışmaya başlayan Dr. Sirwan, gazetenin gelişiminde önemli rol oynadı.
1995 yılında YNDK’nin (Yekitiya Niştimanên Demokratên Kurdistan) kuruluşunda yer alan Dr. Sirwan, aynı yıl yapılan ilk konferansta genel sekreter seçildi.
Dr. Sirwan, 4 Ekim 1996 tarihinde, iç savaşta yaşamını yitiren bir pêşmergenin evine taziyeye gittikleri Silêmanî’nin Dukan kasabasına bağlı Qelaxoça köyünden dönerken, Haci Qamişlo, Baban, Diyar Mêrdînî ve Egîd Germiyan adlı dört arkadaşıyla birlikte pusuya düşerek şehit oldu.
Serdeşt Osman:
Selahaddin Üniversitesi öğrencisi 23 yaşındaki genç gazeteci Serdeşt Osman, 4 Mayıs günü, eğitim gördüğü İngiliz Dili Fakültesi önünde silahlı kişiler tarafından kaçırılmış; iki gün sonra cenazesi Musul’da kafası kesilmiş halde bulunmuştu. Osman, bağımsız bir gazeteci olarak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve KDP’yi eleştiren yazılarını Kurdistan Post, Kurdistan Net, Livînpress, Hewlatî, Awêne ve Aştîname adlı gazete, dergi ve internet sitelerinde yayınlıyordu. Son yazısı, ‘Barzani’nin kızına aşığım’ başlığıyla yazdığı eleştirel, ironik bir makaleydi. Osman, bu yazıda, “Eğer Barzanilerin damadı olsaydım, ben de tüm zorluklardan kurtulur, çok daha müreffet yaşardım” diyordu.
Serdeşt Osman, KDP eliyle katledildi. Bu cinayetin ardından yaşanan en dikkat çekici olay ise, yakalandığı söylenen faillerin kendilerini ‘İslami’ kimlikle lanse etmeleri ve gazeteci Osman’ı da ‘Ensar el İslam’ adlı örgütle ilişkili göstermeye çabalamalarıydı. Oysa Serdeşt Osman’ın seküler/laik düşünen bir aydın olduğunu, katilleri dahil herkes iyi biliyordu.
Vedat Hisên Elî’nin de faili belli!
Güney Kürdistan’daki birakujî cinayetlerinin ardından her zaman olan şey, şimdi de Vedat Hisên Elî’nin ardından yaşanıyor. Cinayetin aydınlatılması konusunda hâlâ hiçbir hukuki gelişme yaşanmış değil. KDP’nin olayı küçük gösterme çabaları, aşiretvari çözüm yollarını ailesine dayatmanın ötesinde başka bir şey yapmaması, görünen tek şey… Yukarıdaki örnekler ışığında Elî cinayetinin de ‘fail-i meçhul’ bırakılmak isteneceği açık. Ama bunu unutmayacak olanlar, Elî’nin mücadelesini kaldığı yerden ve büyüterek sürdürecekler elbette.
Bu noktada bir eksiğin eleştirisi yapılmak zorunda: Cinayet gününden itibaren Avrupa’nın ve dünyanın birçok yerinde Vedat’ın ve Güney Kürdistan’daki diğer katliamların teşhiri için eylemler yapılmalıydı. Uluslararası basın kuruluşları, insan hakları kurumları ve parlamentolar uyarılmalıydı. Bu konuda ciddi bir eksikliğin yaşandığını düşünüyorum.
Unutmayalım ki bu cinayetler aydınlanmadığı ve katiller açığa çıkarılmadığı sürece kimsenin can güvenliğinden söz etmek mümkün olmayacak. Güney’de özgür bir basından söz edebilmek de… Çabamız kendilerini ‘Kürt’ olarak tanıtanların sahtekarlığını deşifre etmek ve gerçekleri ortaya çıkarmaya dönük olmalı.