- Bilim insanları, keder ve yoğun yasın ruh sağlığını bozabileceğini, kalp damar sorunlarını tetikleyebileceğini ve ölüm riskini artırabileceğini belirtiyor. Yani doğrudan üzüntüden değil üzüntünün tetiklediği diğer tıbbi nedenlerden ötürü ölüm gerçekleşebiliyor.
- Kayıp sonrası yas tutmak normal bir uyum sürecidir; tehlikeli olan, bu üzüntünün kalıcı hale gelerek kişiyi işlevsiz bırakmasıdır. Yas depresyona zemin hazırlıyor. Depresyon fiziksel sağlığı, bağışıklığı ve kiloyu olumsuz etkileyip intihar riskini artırabilir.
- Yas, zamana ve bedene ait bir düzensizliktir. Kederin acısı fiziksel, duygusal, bilişsel ve sosyal boyutları kapsar. Ancak herkes patolojik yasa karşı aynı derecede savunmasız değildir. Bu duygusal yükün fiziksel yansımaları da olabilir.
Jessica Mouzo* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Sevdiğimiz birini kaybettikten sonra uzayan hüzün, ilk 6 ayda risk daha yüksek olmak üzere, 10 yıl içinde ölüm ihtimalini neredeyse iki katına çıkarıyor.
Persepolis kitabının yazarı çizgi roman sanatçısı ve film yapımcısı Marjane Satrapi'nin “kederden öldüğü” haberinin ardından, akıllara yine sıkça sorulan bir soru takıldı: Gerçekten kederden ölünebilir mi? Satrapi'nin özel hayatıyla ilgili detaylar henüz bilinmiyor ancak bilim dünyasının bu soruya yanıtı “evet”. Tabii ki bu, romantik bakış açısını biyolojik temellere oturtarak. Yoğun yas, ruh sağlığını bozabilir, kalp damar sorunlarını tetikleyebilir ve sonuçta ölüm riskini artırabilir. Satrapi'nin ailesi Salı günü yaptığı açıklamada, sanatçının “hayatının aşkı eşi Mattias Ripa'nın ölümünden bir yıl kadar sonra, biraz da kederden” hayatını kaybettiğini duyurdu. Başka ayrıntı verilmedi.
İspanya Psikiyatri ve Ruh Sağlığı Derneği'nden psikiyatrist Juan Carlos Pascual Mateo, kederden ya da aşktan ölmek gibi destansı söylemleri bir kenara bırakıp işin biyolojik boyutuna dikkat çekiyor: “Duygusal durumların fiziksel etkileri vardır. Vücudun stres tepkisini düzenleyen nöroendokrin sistem (HPA ekseni) bundan etkilenir, kortizol seviyesi yükselir. Bu da bağışıklık sistemini baskılayarak daha kırılgan hale getirebilir. Tüm bunlar sizi bir hastalıktan ölmeye yatkınlaştırır. Yani doğrudan üzüntüden değil, üzüntünün tetiklediği başka bir tıbbi nedenden ölürsünüz.”
Yas doğal, işlevsizleşmek yanlış!
Örneğin yas gibi depresyona zemin hazırlayan olaylarda bu görülür. Depresyon, kalp damar ve metabolizma sağlığını bozabilir, obeziteye ve bağışıklık sisteminde değişikliklere yol açabilir, ayrıca intihar riskini artırabilir.
Yakın birini kaybettikten sonra yas tutmak doğal bir uyum sürecidir. Üzüntü ve çökkünlük hissetmek normaldir. Sorun, bu duyguların iyice yerleşip kişiyi işlevsiz hale getirmesidir. Danimarka'da sevdiklerini kaybetmiş 1700'den fazla kişiyle yapılan bir araştırmaya göre, yas belirtileri daha yoğun ve uzun süren kişiler doktora daha sık gidiyor, daha fazla psikiyatrik ilaç (anksiyete ve depresyon ilaçları) kullanıyor ve 10 yıllık bir sürede ölüm riskleri %88'e kadar daha yüksek oluyor.
Bu tür yerleşmiş kederlerin tıp dilinde bir adı var: “uzamış yas bozukluğu”. Psikiyatri profesörü Guillermo Lahera'ya göre, yas süreci uyum sağlayıcı olmaktan çıkıp kalıcı hale geldiğinde ve kişinin normal işlevselliğine dönmesini engellediğinde bu tanım kullanılır. Klinik tablosu büyük depresyona ve bazen de travma sonrası stres bozukluğuna çok benzer ve tıpkı bu durumlar gibi fiziksel nedenlere bağlı ölüm oranını artırır. Burada kilit nokta, acının şiddeti ya da süresi değil, katılığıdır. Çünkü uyum sağlayıcı yasın gerektirdiği dönüşüm yaşanmamış, kişinin iç dünyası kaybettiği kişinin varlığına “takılıp kalmıştır”. İyileşmek ise ölen kişiye ihanet etmek gibi gelir.
Bilimsel çalışmalar kederin ölüm riski konusunda farklı sonuçlar veriyor. Bazıları Danimarka çalışması gibi ölüm ihtimalinde artış bulurken, diğerleri bu kadar net bir sonuç görmüyor. Bu farklılıklar, yaslı kişilerin farklı profillerinden ve kırılganlığı artıran ya da azaltan çok sayıda faktörden kaynaklanıyor. Örneğin, kaybedilen kişiye bakıcılık yapmış olmak stresi hafifletebilirken, yaslı kişinin zaten kendi fiziksel hastalığı nedeniyle sıkıntı çekmesi kırılganlığı artırabilir.
The Lancet'te yayımlanan bir derleme, ölüm olasılığının sevilen kişinin ölümünden sonraki ilk altı ayda daha yüksek olduğunu ve zamanla azaldığını, ancak bazı durumlarda (örneğin çocuğunu kaybeden ebeveynler) bu riskin yıllarca yüksek kalabildiğini gösteriyor.
Kayıp bir eş veya partner olduğunda (çoğu çalışma bu senaryoya odaklanmıştır), ölüm riski daha gençlerde ve dul erkeklerde daha yüksek. Gözlemlenen ölüm nedenleri arasında kazalar, şiddet olayları, alkole bağlı hastalıklar, kalp damar sorunları ve intihar yer alıyor. Araştırmacılara göre, kederle ilişkili ölümler büyük ölçüde “kırık kalp” denen duruma bağlanıyor: yani kaybın yol açtığı yalnızlık gibi psikolojik sıkıntı ve beraberinde gelen sosyal bağlardaki değişiklikler, yaşam düzeni, beslenme alışkanlıkları ve maddi destek kaybı gibi ikincil etkiler.
Kederin getirdiği acı fiziksel, duygusal, bilişsel ve sosyal boyutları kapsar. Ancak herkes patolojik yas geliştirmeye karşı aynı derecede savunmasız değildir. Danimarka çalışmasına göre, önceden ruh sağlığı sorunları yaşamış olmak ve düşük eğitim seviyesi, yaslı yakınlarında uzun süreli psikolojik sıkıntı için risk faktörleridir.
Kırık kalp sendromu
Sevdiğimiz birinin ölümü başlı başına çok stresli bir olaydır. Bu duygusal yükün ruh sağlığı dışında fiziksel yansımaları da olabilir. Örneğin kardiyolojide, hayatın büyük etkili olaylarıyla yakından bağlantılı bir durum var: Takotsubo sendromu, halk arasında bilinen adıyla kırık kalp sendromu. Bu durum kalp krizine benzer, ancak kalp krizinden farklı olarak, kalpteki işlev bozukluğunu açıklayacak tıkanmış bir damar yoktur.
İspanyol Kalp Vakfı'nın açıklamasına göre, bildirilen vakaların %85'i menopoz sonrası kadınlardır (bu dönemde östrojenin kalbi koruyucu etkisi kaybolmuştur). Ani ve beklenmedik duygusal veya fiziksel stres, aşırı adrenalin salınımına yol açarak bazı kişilerde kalbi geçici olarak hasarlayabilir. Yaygın tetikleyiciler arasında sevilen birinin beklenmedik ölüm haberi, korkutucu bir tıbbi teşhis ya da topluluk önünde konuşma, boşanma, doğal afet gibi stresli durumlar yer alır.
Uzmanlar, yasın pek çok farklı şekilde yaşandığını ve çoğunun aslında uyum sürecinin bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Profesör Lahera, çoğu vakada yasın ilaç ya da terapiyle tedavi edilmemesi, sadece yaşanması gerektiğini vurguluyor: “Yas, doğrusal bir süreç değildir, üzerine tik atılacak aşamalar dizisi değildir. Sırf biyokimyasal bir dengesizlikten kaynaklanan geçici bir depresyon da değildir. Yas, zamana ve bedene ait bir düzensizliktir.”
* Jessica Mouzo, Barselona'dan El País için çalışan, ağırlıklı olarak sağlık, tıp, bilim ve halk sağlığı konularında uzmanlaşmış bir araştırmacı gazeteci.