Bir Kürdün Lübnanlı besteci, piyanist ve tiyatro yazarı olan Ziad Rahbani'ye mektubu: Seni özlüyorum Ziad…

  • Bir televizyon söyleşisinde hiç düşünmeden, Buzuğun 'kökeni Kürttür' demiştin. Eksik bir hakikati dile getirdiğin o an; Kürt dağlarının yankısı, Lübnan’ın ve tüm Arap dünyasının en büyük müzik mirasına nüfuz etmiş gibiydi.
  • Sen benim için yalnızca Assi Rahbani ile Feyruz'un oğlu, büyük bir besteci ya da oyun yazarı da değilsin. Sen bir tavırsın. Boyun eğmemeyi seçen bir vicdansın. İnsanın kendi sesini kaybetmemesi gerektiğini hatırlatan bir hatırlatmasın.

Marwan Sheikho - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Halep'te, henüz on sekiz-on dokuz yaşlarındaydım. Bir şarkının da bir fikir savunabileceğini, bir melodinin de yazılmış bir makale kadar açık ve kararlı biçimde boyun eğmeyi reddedebileceğini ilk kez o yıllarda fark ettim. Bunu anlatacak kavramlara sahip değildim belki ama sanatın da tarafı olabileceğini bana sen öğrettin. Bunun için sana borçluyum, Ziad.

O sıralar İngiliz edebiyatı okuyordum. Yaz sınavlarına hazırlanıyordum. Odamın köşesinde sürekli uğuldayan eski bir vantilatör vardı. Her dönüşünde masamın üzerindeki açık kitapların sayfalarını hafifçe kaldırır, Hemingway'in ‘Yaşlı Adam ve Deniz'inin solmuş mavi kapağını, defalarca okunmaktan sırtı çatlamış Kral Lear nüshamı ve penceremin perdelerini kıpırdatırdı. Perdeler de senin piyanonun, sesinin ve buzuğunun eşliğinde kavurucu Halep yazında usul usul salınırdı.

Müziğin benim için hiçbir zaman yalnızca bir arka plan sesi olmadı. Ne ders çalışırken vakit geçirmek içindi ne de kahvenin ya da naneli çayın yanında hoş bir fon oluşturmak için. Sen de odadaki yazarlardan biriydin. Üniversitede hiç öğretilmeyen ama okuduğum bütün İngiliz romanlarından, şiirlerinden ve oyunlarından daha çok içime işleyen başka bir dil konuşuyordun.

İktidarın karşısında eğilmeyen…

Kendi kendime hep aynı soruyu sorardım: Beni sana böylesine çeken neydi?

Buzuk muydu? O ince, içe işleyen tını... Dağlarda yankılanan bir Kürt çobanının sesini hatırlatan o ses.

Yoksa tavizsiz duruşun muydu? Ezilenlerden yana konuşan, iktidarın karşısında eğilmeyen, güçlülerin hoşuna gidecek sözler söylemeyi reddeden sesin mi?

Hiç unutmam, bir televizyon söyleşisinde sana buzuğu sormuşlardı. Hiç düşünmeden, son derece doğal bir ifadeyle "Kökeni Kürttür," demiştin. Sanki herkesin apaçık bildiği ama bugüne kadar kimsenin söylemeye gerek duymadığı bir hakikati dile getiriyordun.

Sonra baban Assi Rahbani'nin buzuğu eline alıp doğru melodiyi arayışını anlatmıştın. O an, sanki, Kürt dağlarının yankısı, Lübnan'ın ve bütün Arap dünyasının en büyük müzik mirasına nüfuz etmiş gibi hissettim.

Benim için o cümle gerçek bir aydınlanma anıydı. Eksik duran bir hakikat ilk kez dile geliyordu. Hem de istihbarat muhbirlerinin gölgesinin dolaştığı üniversite amfilerinde değil, senin ağzından.

Sen haksızlığa uğrayanlardan, ezilenlerden, yoksullardan, iktidarın yüzüstü bıraktıklarından söz ettiğinde ben o hikayelerin içinde bizim hikayemizi de duyuyordum.

 

Ziad Rahbani/foto:AFP

Sözlerinde kendimi buluyordum

Hiç düşündün mü, Ziad? Şarkılarında biraz da biz Kürtler var mıydık? Çünkü zulmün biçimleri değişir, ama açtığı yara hep aynıdır.

Kral Lear'ın Britanyalıları, senin Lübnan'ın, benim Kürdistan'ım... Bir trajedinin nerede bitip ötekinin nerede başladığını çoğu zaman ayırt edemiyordum. Ama senin sözlerinde kendimi aynı acının, aynı direnişin bir yol arkadaşı olarak buluyordum.

Zulmün yüzü değişir ama yarası hep aynıdır. O gün pencerenin dışında Halep ikimiz için de susmamıştı.

Sokaktan durmadan korna sesleri geliyordu. Cırcır böcekleri aralıksız ötüyordu. Komşular serinlemeye başlayan akşamda kaldırımda dolaşıp sohbet ediyorlardı. Bir apartman balkonundan televizyon sesi yükseliyordu, Güney Afrika'daki 2010 Dünya Kupası'nı anlatan spikerin sesiyle taraftarların coşkusu birbirine karışıyordu. Bütün o gürültünün ortasında ben, odamda, kitaplarımın arasında yalnızca seni dinliyordum. Sen yolsuzluğu söylüyordun. Ben seni dinliyordum.

Geçen yıl, 26 Temmuz'da öldün. Haber bana ağır bir sessizlik gibi ulaştı. İnsanın içine oturan, kolay kolay da gitmeyen bir sessizlik...

O günden beri neredeyse durmadan seni dinliyorum. Şarkılarını, söyleşilerini, sivri dilli cevaplarını, ironini, mahcup gülüşünü, hatta yumuşak öfkeni... Sanki hepsini tekrar tekrar dinlemek zamanı biraz olsun geri çevirebilirmiş gibi.

Sen benim için yalnızca Assi Rahbani ile Feyruz'un oğlu değilsin. Yalnızca büyük bir besteci ya da oyun yazarı da değilsin. Sen bir tavırsın. Boyun eğmemeyi seçen bir vicdansın.

İnsanın kendi sesini kaybetmemesi gerektiğini hatırlatan bir hatırlatmasın. Sesi bastırılanlara ses oldun.

Bana da müziğin aracılığıyla kendi Kürtlüğümü yeniden duyabileceğim bir ayna bıraktın.

Müziğin kendisi yeter

Bugün Almanya'dayım. Otuzlu yaşlarımın ortasındayım. Halep'ten de o öğrencilik günlerinden de kilometrelerce uzaktayım. Şimdi senin şarkılarını çocuklarıma dinletiyorum.

Henüz sözlerini anlamıyorlar. İronini de kavrayacak yaşta değiller. Şimdilik yalnızca Kürtçe ve Almancayla büyüyorlar.

Ama sesinin, benim hafızama yerleştiği gibi onların hafızasında da yer etmesini istiyorum.

Bir gün büyüyecekler. Ve anlayacaklar. Şimdilik müziğin kendisi yeter. İşte bu yüzden, Ziad, bu mektup hem sana bir veda hem de kendime bir itiraf.

Bir zamanlar Halep'te kitaplarının ve sesinin arasında yaşayan o Kürt öğrenci, bugün Almanya'da çocuklarına senin şarkılarını dinleten bir baba. Aradan geçen onca yıla rağmen seni hâlâ dinliyorum. Hâlâ senden öğreniyorum. Ve hâlâ seni özlüyorum.

Tekrar görüşene dek.

Kaynak: The Amargi