Binbir çiçekli bahçede yetişen Yaşar Kemal, memleketinin zulüm görenlerinin yanında oldu, onların hikâyelerini yazdı, ağıtlarını, efsanelerini dillendirdi. Rumları, Ermenileri, Kürtleri, Êzîdîleri, Arapları nice felaketi, kıyımları, savaşları, Anadolu’yu, Mezopotamya’yı anlattı.

HAKAN MERTCAN

Birbirinden oldukça farklı öykücüyü, romancıyı; farklı renkleri, dokularıyla birçok edebiyatçıyı okudum, sevdim, lakin hayatımda hiçbiri beni Dostoyevski ve Yaşar Kemal kadar etkilememiştir. İkisi de hayranlığımın doruklarındaki isimlerden. Vicdan muhasebesinin en etkili biçimlerinden birini Suç ve Ceza’da, kahramanımız Raskolnikov’da buldum. Haz kadar mutsuzluğun da gerekliliğini, acının da ne denli insani/insanlaştırıcı olduğunu Dostoyevski’den okumanın tadı bir başka elbette; lakin Dostoyevski’nin hayret ve hayranlık vadilerine açılan edebiyatı, ilerledikçe derinliğini kavradığınız duygu dünyası, ruh iklimi ayrı bir yazının konusu, gelelim bizim Kemal olan Yaşar’a. Onca zorluk, bela, yokluk içinden çıkıp da insanlığa bu denli katkı yapmak kaç kişiye nasip olur acaba, kaç kişinin harcıdır bu denli yücelik? Belli ki, çocuk yaşta hem babasını hem bir gözünü yitirirken gönül gözü açılmış dünyaya. Kendimi bildim bileli bıkmadan, usanmadan, döne döne okuduğum türlü türlü insanı, rengi, duyguyu bağrında damıtmış güzel insan, Çukurova’nın Hemite’si.

Babamın kitapları arasında oldukça eski ama iyi korunmuş bir kitap vardı: Demirciler Çarşısı Cinayeti. Maceramız bununla başladı işte. Şimdi gibi hatırlarım, o kış gecesini, bir gözü mahallenin mobilya zanaatçılarına bakan o mütevazı odamı, sonra Havuzlubahçe’deki bu odada, bitmesin diye ağırdan aldığım nice Yaşar Kemal kitabını. Karataş’taki evimizin ıssız kış akşamlarında, cama vuran yağmur, balkona doğru uzanan huzursuz çam ağaçları, yandaki ormanın uğultusu ve denizden gelen dalgaların hırçın haykırışları arasında… 16-17 yaşın heyecanıyla sabahlara kadar İncem, Memedim, gözlerine gelip yerleşen o çelik ışıltı, sonra her derde deva, hastalara şifa, başı dardakilere çare Kırkgöz Ocağı, ocağın postunda oturan Anacık Sultan ve her sabah boynuzlarında tan ışıklarının ipiltisi ile ocağa gelen geyikler, bir de her hallerinden kötülük akan o Abdi Ağalar, o vicdanı kurular, sarı çıyanlar, kör yılanlar, Arif Saim Beyler; üzerine muhabbetlerimiz... Hele hele hayallerine daldığımız kuğu boyunlu, sürmeli gözlü, sırma saçlı, ürkek, narin Seyranlar, Cerenler; bitimsiz nice aşk, kavga, sonu gelmesin denilen destanlar, efsaneler...

Sayfaların arasında tüten tarhanalar

Çukurova’yı, Toroslar’ı babamla gezdiğimden çok Yaşar Kemal ile gezdim. Kozan’a, Yılanlı Kale’ye tırmanır, Anavarzalar’a koşar; bataklıkları kurutur, pamuk tarlalarına, çeltiklere, çırçırlara dalardık yalın ayak. Çukurova düzlüğünde bir ulu dağ gibi dikilen Hemite’de soluklanırken nergisler el verirdi bize, gece gündüz nergis yellerinin kanatlarına atlar, Binboğalar’a konardık. Nice eşkıya, babayiğit selama dururdu. Bir anda her yer yarpuza keserdi, dünya baştan sona yarpuz. Yarpuzun kokusu halen Usta’nın kitaplarından gelir bana. Sayfaların arasında tüten tarhanaları, bir de erkencecik toplanıp özenle hazırlanan kabak çiçeği dolmasının lezzetini bulmak imkânsızdır başka yerde. Tanyeri horozlarını onunla duyar, karıncanın su içtiği yeri onunla bilirim; balık denilince Nişancı Veli’yi es geçmemeyi; Lena Ana’nın sakız kokulu yataklarını, kanlı diyarlardan aşka, mertliğe esen Poyraz’ı, Demirciler Ocağı Piri Haydar Usta’yı, asırlarca dövülen sabrı-sevdayı, Hıdrellez’i, Yörüklerin yürek sıcaklığında çadırlarını, Kerimoğlu’nu...

El kadar çocuk, İncem, Şahinim, tepeden tırnağa umut, bitimsiz bir direniş oluvermişti, o koca yürekte. Yürekti onun ölçüsü, insanın evrendeki yerini de gövdesiyle değil yüreğiyle ölçüyordu Kemal, tam da yerli yerinde. Fukara köylünün aşına-toprağına göz koyanları, çıyanları, Ali Safaları, Safalara itlik yapanları, yılan yeşili gözlü Kalaycıları, çanak yalayıcı, ağa dostu, halk düşmanı eşkıyaları da o yürek hak ettiği yere koyuyordu!

Hani o şalvarı şaltağ, eğeri kaltağ Osmanlı var ya, hani o ekmede yok, biçmede yok ama yemede ortak olan Osmanlı, asırlarca konargöçer yaşayıp da dağ, yayla adımlamış Yörükleri iskâna zorlayınca, Çukurova’nın batağına, sıcağına mahkûm edilen, sıtmasına, kemikli sivri sineklerine kurban olan, belleri kırılan Yörüklerin acısını, ağıdını bir de Kemal’den dinlemek var; sonra yitip giden kültürleri, o cânım içi değerleri, ölüme terk edilen insan güzelliğini... Mezara döner Çukurova kimileyin, bakıp da bu mezardan göklere beyhude, davar sayarlar iri yıldızlardan, gayrı kılıçları kırık, pirleri gitmiş, ustaları ölmüş... Hüzün eksik olmaz, güzeldir, gereklidir de bazen, lakin yeise yer yok. Yenilginin, acının yanında direniş de var, nice nice Kozanoğlu da, Dadaloğlu da...

Akçasaz’a, kanlı bataklıklara dalıp çıkan, arıları öpen, kartalları okşayan, Toroslar’ın yiğidi, ulu çınarı; kurtla kuşla, börtü-böcekle konuşan, cümle mahlûkun dilinden-halından anlayan ışığın destancısı, Çukurova’nın Sadık’ı idi. Meçhuller, müşküller, mecbur insanlar çekmişti kalbini, zorunlu göçler, iskânlar...

Dünya döndükçe yanacak olan kandiller

Binbir çiçekli bahçede yetişen Kemal, memleketinin zulüm görenlerinin yanında oldu, onların hikâyelerini anlattı, ağıtlarını, efsanelerini dillendirdi. Yer Demir Gök Bakır oldu; hadi yavrum, Al Gözüm Seyreyle Salih. Bu diyarı baştan başa dolandık. Kale’nin Kapısı’ndan geçtik, Kanın Sesi’ni duyduk; Baldaki Tuz’u da Ağacın Çürüğü’nü de tanıdık. Bir Bulut Kaynarken, Deniz de küstü, Kuşlar da gitti. Yine de Bahar İndi günümüze, Çakırcalı diklendi. Rumları, Ermenileri, Kürtleri, Êzîdîleri, Arapları nice felaketi, kıyımları, savaşları, Anadolu’yu, Mezopotamya’yı anlattı; kanayan Fırat Suyu’nu, atan Tanyerini, efsanelerdeki Ağrı Dağı’nı da düşlerdeki Kaf Dağı’nı da. Büyüleyici dengbejler onun satırlarında dile geldi, en güzel halleriyle Feqiyê Teyran’ı onunla seyreyledik, kuşlar aşka gelip dillendi. Daha nice nice bitmez soluk, dipsiz yürek...

Kuşlar unutkandır döner gelirler yine de, ya bu insanlığa ne oldu? Ölmemişse bile fena biçimde bir yerlerde sıkışıp kaldı mı? Hak üzere yol alanlar gittikçe yalnız; yalanın ruhuysa durmaksızın genişleyen bir kara delik. O iyi insanlar usul usul binip o güzel atlara, terki diyar eyliyorlar. Her şeye rağmen kalanlar da var elbet, göçüp de soluğunu, yüreğini bırakanlar, dünya döndükçe yanacak olan kandiller... Bu dünyanın zulmetinde aydınlık ne, şu kuruyup giden hayatta ölümsüzlük ne, diye sorsalar, işaret edileceklerin başında yer alırsın. Hakikat, Kemal olan Yaşar be Usta...