‘Güçten yoksun bir hakikat, hakikate itibar etmeyen bir iktidar kadar alçakça değil midir?” Hannah Arendt’in sorduğu ve rahatsız edici olduğunu belirttiği bu soru sanki Kürt gerçeği göz önüne getirilerek sorulmuş gibidir.
Hakikat toplumun özgür yaşamıdır. Toplumsal gerçeklik dışında bir hakikat arayışı anlamsızdır. Köle bir toplum kendi hakikatinden kopmuş demektir. Özü doğruluk olan hakikatin karşıt kutbu yalandır. Köle bir yaşam yalanın ta kendisidir. Özü yalan ve aldatmaya dayanan iktidar aygıtı bu köle yaşamın inşa gücüdür. İktidar sadece hakikate itibar etmemekle kalmaz, onu yok etmeye çalışır. Bir halkı tüm haklarından yoksun kılarak köle bir yaşama mahkûm etmek, o halkı kendi hakikatinden koparmaktır. Kürt gerçeğinde yaşanan durum tamı tamına budur. Kürt bugünün Türkiye’sinde hala köle olarak bile kabul görmeyen bir köledir.
Lenin doğru söylemişti: Hiç kimse köle doğdu diye suçlanamaz; ama bir kez kendi köleliğinin bilincine vardıktan sonra, buna karşı mücadele edeceği yerde suskun kalan veya dayatılan kölece yaşamı olağan sayan bir köle, her özgür insanda sadece tiksinti ve nefret duyguları uyandırır. Kölelikten şikayetçi olmak, sızlanmak, çözümsüzlüğünü ve çaresizliğini dillendirmek köleliğe karşı bir mücadele biçimi olarak görülemez. Bu tür bir davranış nispeten yumuşatılmış bir köleliğe razı olmayı ifade eder. Kölenin her sızlanması ve şikayeti özünde efendiye yöneltilmiş bir uzlaşma çağrısıdır. Başka bir deyişle hakikatle yalanı uzlaştırmaktır. Güçten yoksun bir hakikatin hakikate itibar etmeyen bir iktidar kadar alçakça sayılmasının anlamı işte budur.
Başbakan Erdoğan “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik istiyorum” dedi. Dikkat edin, bu sözler diline yasak konulan, beyni parçalanan, yüreği çorak toprağa çevrilmek ve bilinci çarpıtılmak istenen bir Kürt’ün ağzından dökülmüyor. Bu sözleri dillendiren mazlum bir halkın sözcüsü değil, sömürgeci bir devletin tepedeki temsilcisidir, iktidarın başındaki adamdır. Burada gözden kaçırılmaması gereken şey iktidarın hakikat karşıtlığıdır. Başbakan gençliği hakikate sarılmaya çağırmıyor, tersine hakikat düşmanı sömürgeci devleti ve onun dönemsel ifadesi olan AKP iktidarını korumaya davet ediyor. Egemenlik altındaki çoklu toplum gerçeğinin tamamen yok edilmesi mücadelesine katılması için gençliğe davetiye çıkarıyor. Bu sözler kültürel soykırımı daha da hızlandırma mesajıdır ve iktidarın hakikate tamammülsüzlüğünü anlatıyor.
Herkes çok iyi biliyor: Erdoğan’ın bahsettiği din Sünni İslamdır, devlet İslam’ıdır. Peki, bu İslam’a yönelik somut bir tehdit var mıdır? Hayır. Diyanet İşleri Başkanlığı bir Sünni İslam yapılanmasıdır, dev bir bütçesi ve çok sayıda kadrosuyla adeta bir devlet gibidir. Anadili olmasa bile Erdoğan’ın sözünü ettiği dil Türkçe’dir. Türk toplumu kendini Türkçeyle ifade eder ve yaşamın her alanında Türkçeyi kullanırken herhangi bir engelle karşılaşıyor mu? Hayır. Bu durumda Sünni İslam’ın ve Türkçenin davacısı bir gençlik istemenin esbabımucibesi ne olabilir? Dini ve dili tehdit altında olmadığı halde, Erdoğan nasıl bir tehdide karşı gençliği din ve dil davasına sahip çıkmaya çağırdı? Asıl netleştirilmesi gereken husus budur.
Belli ki Başbakan gençliği genelde Yeşil Türkçü faşizme omuz vermeye, özelde imha ve inkar siyasetine sahip çıkmaya çağırıyor. İstediği şey Türkiye’nin bir kimlikler ve kültürler mezarlığı olarak kalmaya devam etmesidir. Aynı Başbakanın adeta kendinden geçerek sıkça ‘tek devlet, tek millet, tek dil, tek bayrak’tan dem vurduğu herkesin malûmudur. Şimdi bunlara ‘tek din ve tek dil’i ekliyor. Kinine sahip çıkma çağrısını bu ‘tek’lere karşı direnen kimlikler ve kültürlere karşı yapıyor. Yani Türk gençliği kendi kimliğine ve kültürüne sahip çıkan, kendi inancını özgürce yaşamak isteyen ve anadilinde eğitim görmeyi talep eden tüm farklı kimlikler ve kültürlere kin duymalı ve kininin gereklerini yerine getirmelidir. Kinine sahip çıkma istemi bir intikam alma çağrısıdır. Bu çağrı zulüm ve zorbalık sistemi altında yaşayan kimlikler ve kültürlerin temsilcilerinden gelseydi, elbette bir anlamı olabilirdi. Ama ‘kinine sahip çıkma’ çağrısının tek başına iktidar olan bir partinin başından gelmesi ürkütücüdür. Bu da faşizmin homojen toplum yaratma projesinin her ne pahasına olursa olsun sonuca götürülmesi kararlılığının dışavurumu oluyor.
Yeşil Türkçü faşizmin hedef tahtasında elbette imhaya yatırılmış tüm kimlikler ve kültürler yer alıyor. Ama somutta asıl hedef Kürtler ve Alevilerle demokratik sosyalist güçler oluyor. Bunların toplamına demokrasi güçleri demek uygun düşebilir. Başka bir deyişle davasına sahip çıkmaya çağrılan gençlerin kinini kusması gerekenler işte bu demokrasi güçleridir. Yok edilmek istenen Türkiye’nin demokrasi hareketidir. Yine de Başbakan demokrasi hareketine karşı savaş çağrısı yaptı demiyorum. Çünkü savaş zaten yıllardır sürüyor. Çağrı bu savaşı nihai hedefine götürmeyi, yani demokrasi hareketini tasfiye etmeyi öngörüyor.
Kin ilkel bir duygu olabilir, ama ezilenler için gereksiz olduğu söylenemez. Toplumun namusu da denilebilecek varolma ve özgür yaşama sorunu söz konusu olduğunda, ezilenlerden kendilerini kinden arındırmalarını istemek uşaklığa razı olmalarını öğütlemekten farksızdır. Egemenin her zulüm ve zorbalığı ezilenin yüreğinde kin dağlarının yükselmesine yol açar. Hem ‘namusu gasp edilmiş bir halk’ olmak hem de kin beslemeye karşı çıkmak namussuzlukla özdeştir. Bir halkın namusu kendi özgürlüğüdür, kendi toprakları üzerinde özgürce yaşamak ve kendi kendini yönetebilmektir, kendi olma ve kendisi olarak kalmanın bütün koşullarına sahip olmaktır. Bunların yokluğu namusunun gasp edilmiş olduğunu gösterir. Kürtlerin durumu budur. Erdoğan gibi soykırımcı bir devletin başındaki adam bile kendi ‘dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı’ bir gençlik istiyorsa, benim gibi namusu gasp edilmiş bir halkın bireyine düşen nedir? Dürüst her Kürt’ün yanıtlaması gereken soru budur.
Her Kürt gerçek anlamda kendi evinin, aynı anlama gelmek üzere kendi toprağının davacısı mıdır? Bir halkın gerçek evi onun anayurdu değil midir? Eğer bu doğruysa, o zaman Kürtlerin Evi olarak Kürdistan kimlerin egemenliği altındadır? Kendi evinin sahibi olmak bir yana, Kürdistan’ın varlığı hala inkar edilmiyor mu? Yurdunu, kimliğini, dilini ve kültürünü koruyamayan kendi ırzını koruyabilir mi?Düşman düşmanlık yapar ve bu çerçevede uygulamalarını en son sınırına kadar vardırabilir. Peki, bu düşmana karşı koyması gerekenlerin görevi nedir? Asimilasyon bir insanlık suçudur, uygulayan suçludur. Peki, bu insanlık suçuna adeta gönüllü olarak çanak tutanların suçu yok mudur? Bu da bir affedilmez bir suç değil midir?
Van depremi sonrasını düşünelim. ‘Dünyada Van, ahrette iman’ dedirtecek kadar büyük güzellikleri barındıran ülkenin bu kutsal parçası depremden sonra neredeyse boşaldı. Faşist AKP iktidarı bir doğal afeti Kürt topraklarını Kürtsüzleştirmede kullandığı bir soykırım silahına dönüştürdü. Karşıdaki soykırımcı bir devlettir, böyle davranması insanlık dışıdır, ama yaptığı şey kendi mantığıyla uyum içindedir. Bu nedenle burada esas sorgulanması gereken tutum bu soykırım uygulamasına nasıl karşılık verildiğidir. Sadece Van halkından söz etmiyorum, tüm Kürtlerin duruşlarını sorgulamaları gerektiğini belirtiyorum. Felaket karşısındaki duruş kişinin ya da toplumun değerlere ne denli bağlı olduğunu gözler önüne serer. Ne denli ağır olursa olsun, bir felaket karşısında hemen binlerce yıllık ana ve ata topraklarını terk etmek ne kadar doğrudur? Yine genelde tüm yurtsever Kürtler sömürgeciliğin Van halkını için soktuğu yanlış yoldan döndürmek için ne kadar çaba harcadılar?
Evet, yurtsuz halk bitmiş halktır. Kürt halkı soyu tükenmek üzere olan kelaynak kuşları gibi olmak istemiyorsa kendi topraklarına kök salmalıdır. İster metropollere göç etsin ister öteki Kürt kentlerine yerleşsin, Vanlılar mutlaka kendi topraklarına dönmelidir. Tüm Kürt halkı Vanlıların yaşamı yeniden inşa etme çabalarına tüm gücüyle destek vermeli ve gerekirse ortak olmalıdır. Kendi ‘dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin ve kalbinin davacısı’ olmak budur. AKP’nin davası hakikati yok etmektir, Kürt halkının davası ise kendisini örgütsel kılmış ve eylemselleşmiş hakikat haline getirmektir.