‘Size uçak vereyim, alın cenazenizi, kendi toprağınıza gömün” Ne kadar demokrat bir yaklaşım gibi duruyor değil mi? Sanki kulağa hoş geliyor, olayın nasıl geliştiğini bilmeyen herkes bu yorumu yapabilir. Kim olduğu, kimin annesi ya da kızı olduğu önemli değil, bir İNSAN yaşamını yitiriyor, o İNSAN’ın oğlu yıllar önce faşizm tarafından cezaevinde öldürülmüş, kızı yine faşizm tarafından hapse atılmış ve annesi öldüğünde yanında değil ve cenazeye katılması için izin verilmiş, son görevini yapacak annesine karşı…

Annenin bir dileği var, yıllardır oturduğu eve yakın mezarlıkta gömülmek istiyor. Kızına özel izin veriliyor ve cenaze kaldırılıyor. İşte tam o sırada, yani o güzel İNSAN son uykusuna yatmışken, bir anlamda bu dünyanın bütün pisliklerinden kurtulmuşken, bitakım yaratıklar geliyor mezarlığa… Yaratıklar dediğime de kızacaksınız ama yeni bir sözcük bulunana kadar bunlara başka bişey diyemiyorum.

İşte o yaratıklar orasının Alevilere, Kürtlere ve Ermenilere ait bir mezarlık olmadığını haykırmaya başlıyorlar. Ne kadar itiş kakış oluyor, neler yaşanıyor, çok da önemli değil, çünkü o güzel İNSAN’ın cenazesi gömüldüğü yerden çıkartılıp tekrar morga götürülüyor. Morg buz gibi, ortam buz gibi, haber hemen sosyal medyaya düşüyor ve ülkede demokrasi olduğundan ne başkanı olduğunu anlayamadığımız Erdoğan hemen bir açıklama yapıyor: “Size bir uçak vereyim ve cenazenizi kendi toprağınıza gömün…”

Evet, kendi toprakları, o İNSAN’ın toprağı, 1071 yılında işgal edilen toprak. O günden beri mücadele edilen, onbinlerin, yüzbinlerin öldüğü, yaralandığı ya da sakat kaldığı toprak. Ve bu devlet, daha doğrusu bu devleti şimdi yönetenler, daha önce yönetenler ağız birliği etmişcesine o toprakların kendilerine ait olduğunu söyleyip öldürdüler yüzbinlerce insanı, aynı o İNSAN gibi, gencecik oğlunun öldürülmesini, kızının hapsedilmesini yaşayarak koptu aramızdan. Bu devleti yönetenler, onlara hep “Vatan haini, terörist, bölücü” dedi, hatta “Kürt yoktur, dağda karda yürürken çıkan KART-KURT sesleridir onlar” dediler. Önce “Diliniz yok, sonra da var ama konuşamazsınız ve en sonunda konuşun ama anadilinizde eğitim yapamazsınız” dediler.

Şimdi, bütün bunları söyleyen, Diyarbakır SUR’u yerlebir eden, Şırnak’ı, Cizre’yi yok etmeye çalışan, gençleri bodrumlarda yakan zihniyetin başı bir cenaze kaldırılması ve gömülmesi faşizmine karşılık “Size bir uçak vereyim ve cenazenizi kendi toprağınıza gömün…” diyebiliyor.

Kendi toprakları varsa “Neden işledin onca cinayeti” diye sormazlar mı adama? Madem kendi toprakları da neden Kobanê’ye karışıyorsun, Irak Kürtlerinin referandumundan rahatsız oluyorsun? Bu nasıl bir siyaset, nasıl bir yalancılık uzmanı olmuş alayı!.. İçişleri bakanının karakoldaki fotoğrafı, Bilal Erdoğan’ın, çalışma bakanının beraber verdikleri pozlar, bunlar ne o zaman, ne işleri var o Vandallarla…

Cumartesi günü Artı Gerçek’te yazmıştım bu konuyu. Aynı gün Köln’deki Kürt Festivali’ndeydim, sevgili Hatip Dicle geldi, gülümsemeye başladı beni görünce ve “Bugünkü yazını okudum, çok kızmışsın” dedi bana… Haklıydı, gerçekten çok kızmıştım, sanki birileri Kürtlerle alay ediyordu, çok ağırıma gitmişti. Hatip konuşmasını yapmak için yanımdan ayrıldı, ben de onu dinlemek istiyordum.

Oysa olmadı, Hatip karşımdaydı ve konuşuyordu, her zamanki gibi sakin sakin anlatıyordu bişeyler. Bişeyler diyorum, çünkü anlamıyordum dediklerini, Hatip’in yüzüne baka baka “Ne kadar sabırlı bu Kürtler, bu sabır ve inanmışlık olmasaydı belki de bugün gelinen noktaya gelemezdik, o içe atılan iğrençlikler belki de bu davayı iyice haklı konuma getirdi” diye düşünmeye başladım. Bunları düşünürken Hatip’in konuşması bitti, sakin sakin, kendinden emin bir şekilde indi kürsüden ve yeni bir savaşıma doğru süzülerek ayrıldı miting alanından. Bu nasıl bir sabır kardeşim, nasıl bir sabır.