Kendi yurdunda sürülen, katledilen, hatta köle olan bile olmuştur; ama çoğu zaman nüfusun büyük kısmıyken bile uzun süre “azınlık” olan başka bir halk daha var mıdır?

Rumlardan bahsediyoruz..

Elbette coğrafyanın ezilen tek halkı değiller; ama yüz yıllardır coğrafyanın yarı sömürgesi olma hali, hiç gitmemiş başlarından. “Korkunç canavarlara binip ateş saçan demir çubuklarla ölüm yayan beyaz adamın” yaptıklarına benziyor, onlara yapılanlar...

Rumlar, azınlık olmayı, azınlık olmakla lanetlenmiş olmayı artık neredeyse bir yaşam biçimine, kültürüne dönüştürmüş; hikayeleri çokça zaman bilimsel tezlere, milliyetçi oburluklara, bazen edebiyata, bazen de rebetikolara konu olmak bir Anadolu halkı. Hal bu minvaller üzerine olunca Rumlar, bir yanıyla en kolay bir yanıylaysa en zor yazı konusuna dönüşüyor.

Rumları anlatırken salt bilimsel verilen soğukluğundan kaçacağız; ama romantik anlatımların “çok taraflılığından” da. Hatta daha en baştan tarafımızı belli edelim: Dünya hepimize yetecek kadar cömerttir; insanlığın binlerce yıllık tarihi, herkese yer verecek kadar büyük... Toplum da aslında hepimizi kapsayan, her birimizi ayrı ayrı çocuğu olarak gören, büyük bir varlığın parçası olarak gören bir biçimde kurgulanabilir. Böyle düşünüyoruz. 

Tarafımız belirginleşmiştir. Büyük İnsanlık’tan yanayız. Onu küçültmeye, kalıplara sokmaya kalkışanlara karşıyız. Taraf oluşumuzun gereklerini yerine getirmeye çalışıyoruz. Eksik kaldığımız yanları tamamlamaya, ihmal ettiklerimize hak ettikleri ihtimamı göstermeye... Rumları da bu çerçevede, rebetikolarındaki gibi tıpkı, her şeye rağmen hayata bağlı, coşkulu yönleriyle; hem de hüzünlü tarihleri içinde önce anlamaya, sonra anlatmaya çalışacağız.


Romeika

“Rum” sözcüğü, “Romalı” anlamına gelen “romeos”tan türemiş bir isim. Sözcüğün türeyişi, Doğu Roma’nın (Romania) Hristiyanlığı kabul etmesi ve Yunan dilinin Ortodoks Hristiyanlıkla eklemlenmesi, herkesçe bu minvalde tanınması zamanlarına denk gelir. Dördüncü yüzyıldan itibaren bu dil, Anadolu’yu ve Mezopotamya’yı da etkiler hale geldi. Evet, devletin resmi dili Latince’ydi; fakat halk içinde “Romeika”, etkin bir kimliksel ögeye dönüşmeye başladı. Onuncu yüzyıla gelindiğinde ise bu dil artık resmiyet kazanıyordu. Türkiye’de yaşayan Rumlar, dilleri için halen “Rumlara özgü” anlamında “Romeika” derler. (Yunanlar ve dilbilimcilerin bu dili “Pontiaka” olarak tanımlamalarına rağmen.)


Byzantion dönemi

Rumlar, İstanbul ve çevresinde yaşadığı bilinen en eski topluluktur. Megaralıların MÖ 7. yüzyılda boğazı ve çevresini bilinen süreklilik içinde ilk yerleşime açan Yunan kent devletlerinden olduğu biliniyor. (Merkezi Atina yakınlarındadır.) O tarihten itibaren, boğazların Karadeniz, Anadolu ve Yunan kent devletlerini bağlayan stratejik yapısı, ilk adıyla Byzantion’u (Bizans) önemli kılmıştır. Yerleşimin gelişmesi ve Roma’nın da Byzantion’u önemsemesi, orada yerleşik olanların yaşamına önemli etkilerde bulundu. Roma’nın batı yakasında yaşanan karşılıklıkla, Doğu Roma artık Bizans ismiyle, yurttaşları ise Rum adıyla anılır oldu. Doğu toplumları da Anadolu’nun batısını Rum Diyarı ya da Rumeli olarak adlandırmaya başladı. Rum adıyla ilgili çokça karşılaşılan karışıklığın (Kürtlerin bazen Türklerden “Rum” diye bahsetmesinin) kaynağı da budur.

Rumların Doğu Roma süreci boyunca yaşadığı temel sorunlar, kendi içlerindeki mezhepsel çatışmalar ve dışlarında gelişen son derece yayılmacı/cihatçı/fetihçi İslami güçlerdir. Türklerin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte dış tehditler, Haçlı Seferleri vesilesiyle ise mezhep çatışmaları, Rumlar için 11.-14. yüzyıllar arasında zorlayıcı faktörler olmuştur. Her iki sorunun da miadını çoktan dolduran Bizans İmparatorluğu’nun siyasi/ekonomik sorunlarıyla birleşmesi, Konstantinopolis’in (İstanbul) Osmanlı Devleti tarafından fethedilmesine yol açtı. İşte Rumların, kendi yurtlarında “gayrimüslim azınlık” olarak anıldığı 500 yıllık süreç, o zaman başladı.


Osmanlı hoşgörüsü!

Gayrimüslim azınlık olma sürecinin başlangıcı derken bir konuyu netleştirmek lazım. Osmanlı‘da “milletler sistemi” denen sistemin pratikte iki formu vardır: Taşralar için ve merkezler için. Taşralar için uygulanan merkezi politika, “milletler sistemi” denilerek övülen yanları içermektedir. Yani devlete biat etme koşulunu yerien getiren herkese geleneksel yaşamını sürdürme hakkı tanınmış ve bu hak büyük çoğunlukla uygulanmıştır. Hatta kimi “küçük tatsızlıkları” bağışlayacak kadar “hoşgörüden” söz edilebilir. Ama merkez için asla böyle olmamıştır. Sultan nasıl ki kendini “zillullah” görüyor, merkezi de kendi gölgesi görüyordu. Farklılıklara hoşgörü sınırlıydı; hatta hoşgörünün sınırı, neredeyse devletlülerin haleti ruhiyesine göre belirleniyordu. Çoğunlukla Osmanlı’nın “merkezlerindeki” bir halk olarak Rumlara yaklaşım, bu minvalden hareketle değerlendirilebilir.


Hoşgörünün sınırı politik

Osmanlı tarihini devlet tarafından anlatanların “şanlı tarihin hoşgörüsü” olarak kutsadıkları kiliselere, Patrikhane’ye dokunulmaması gibi konular da, buz gibi politik hesapların sonucudur. Batı‘da Katolik birlik tehdidine karşı Osmanlı, Ortodoksluk mezhebi üzerinden gelişen dengede kendi varlığı açısından fayda görmüştür. Hristiyanlar arasındaki mezhep çatışması, yüz yıllarca Osmanlı için önemli bir avantaj olmuş; bu avantajı sonuna değin de kullanmıştır. (Mezhep çelişkisinin varabileceği yoğunluğa dair ilginç bir anekdot: Bizans İmparatoru’ndan sonra en güçlü kişilerden biri olan Deniz Kuvvetleri Komutanı Lukas Notaras’ın, “Kentte Latin (Katolik) papazların ayin başlıklarını göreceğime Türk sarığı görmeyi yeğlerim” dediğini, Bizanslı tarihçiler rivayet ediyor.)


Patrik idamları

Osmanlı’nın patrikleri idam etmesi (II. Partenios, III. Partenios ve dört metropoliti vs.) ya da asıp Patrikhane kapısında cenazesini üç gün sergilemesi (V. Gregorios) gibi olaylar ise Patrikhane’nin dayatılan egemenlik alanı içinde hareket etmediğinde başına geleceklere, “hoşgörünün” aslında ne denli dayatmacı, pragmatik ve keyfi olduğuna iyi örneklerdir.

Rumların çoğunlukla mal/sermaye dolaşımını sağlayan sınıftan olması da Osmanlı’nın onları tehdit olarak algılamasına yol açmıştır. Değişik vergiler ve yaptırımlarla sıklıkla, bir sınıf olarak da Türklerin kontrolünde oldukları onlara hatırlatılmış; Rumların “türkoikratik” olarak ifadelendirdikleri süreç boyunca Türkler, Rumlara ikinci sınıf vatandaş muamelesini reva görmüştür.

Osmanlı’nın son döneminde İmparatorluk toprakları boyunca yaygınlık kazanan milliyetçi akımlar, Rumları da etkiledi. Özellikle Yunanistan’ın bağımsızlığı (1821) ve o dönemlerde Yunan toplumlarını kasıp kavuran Büyük Helen İmparatorluğu hedefli “megalo idea”, Rumlar arasında da güç buluyordu. Bu fikirlerin Türk milliyetçileriyle çatışması, Rumların statüsünü ve günlük hayatını iyice zora soktu. Yabancı sermayeye açılan Osmanlı Devleti kimi Rum sermayedarlara da zenginlik ve devlet nezdinde saygınlık sağlamıştı; fakat bunun genel olarak Rum toplumsallığına ciddi bir faydasından söz etmek zor. Bu ilişkinin en önemli etkisi Türklere olmuştur: Batı’nın “muasır” medeniyetine yaklaşma kabiliyetini kuvvetlendirme bakımından. Rumlar ise bu nispi rahatlama sürecinde hatıraları bugünlere ulaşan okullar, vakıflar kurma şansına eriştiler ve ulusal bilinçlerini bir miktar daha geliştirdiler.


Cumhuriyet derinleştirdi

Cumhuriyetin kurulması, Rumların sorunlarını daha da ağırlaştırdı. Rumların “kendi yurdunda azınlık” hikayesine birkaç önemli travmatik olay daha eklendi. Hatta bu dönemde, anayurtlarından sürülmekle karşılaştılar.

Uluslararası güçler de Rumların sorunları konusunda hep devrede oldular: Fakat sorun çözücü bir güç olarak değil, sorunu politik çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışan bir güç olarak. Birinci Dünya Savaşı‘ndan sonra artık, Rumların söz sahibi olmadığı bir Rum mukadderatı ortaya çıkmıştı. Lozan Anlaşması‘yla ise tarihin en ilginç “esir takası” gerçekleştirildi: Mübadele. Lozan’ın yaptığı aslında, iki devleti (Yunanistan ve Türkiye’yi) katı ulus devlet çizgisine çekmek oldu. Mübadele, devleti tek ulusa, tek etnik kökene dayalı olarak organize etmeyi meşru, hatta neredeyse şart haline getiriyordu.


Mübadele

Rumlar, yaklaşık 2700 yıldır yaşadıkları yurtlarını, onlarca kuşağın evini, ansızın ve büyük bir hızla terk etmek zorunda bırakıldılar. Balkanlardan ve Yunanistan’dan tersi bir süreçle sürülenler de aynı durumdaydı; fakat Rumlar kadar yaşadıkları coğrafyalarla bağ kurmuş değillerdi. Mesela Konstantinopolis. “En kötü” dönemde bile nüfusunun en az dörtte biri Rumlardan oluşuyordu. Kentin mimari dokusuna hakim olan Rumlardı. Ticaretini Rumlar yaratmıştı. Yönetimsel aygıtlarda bile yüz yıllar sonra bile izleri vardı. Kente gerçekten dokunmuşlardı. Belki başka halkların Konstantinopolis’teki varlığı zenginlikti; ama Rumların varlığı zorunluluktu. Osmanlı ve Cumhuriyet’in zorbalıkları, bu yönden karşılaştırılabilir; Cumhuriyet, “bu maçı” kazanır: Osmanlı, hiç değilse bu varlığın zorunluluğunu biliyordu; Cumhuriyet ise bunu bile reddetti. Rumların özgürlüğünü kendi varlığına kasıt olarak gördü; bu özgürlüğe müdahale etmek için her yolu mübah saydı.


Gitmeyenlere de tahammül yok

Mübadele, İstanbul’u kapsamıyordu. 1924’e kadar bir milyondan az olan İstanbul nüfusunun 250 binden fazlası Rum’du. Anadolu’dan ise bir buçuk milyona yakın Rum sürülmüştü. Yaratılan şuydu: Cemaati olmayan bir Patrikhane, ulus devletler tarafından bir kentin sınırlarına sıkıştırılmış Rum toplumu. Fakat bu da yetmiyordu; Cumhuriyet yetinmiyordu; bu varlığı da çözmek istiyordu. 1. Dünya Savaşı yıllarında Amele Taburları, yükselen faşizm çağında Varlık Vergisi, Kıbrıs sorunu gündeme geldiğinde 6-7 Eylül Katliamı, Kıbrıs Çıkarması döneminde sınır dışılar... Her dönemin kendine özgü bir zulüm metotu oluşuyordu. Yapılanlar, mübadeleden şu veya bu biçimde kurtulanların yaşam hakkını, yaşam alanlarını gasp etmeye yönelikti.


Rumlar da adapte oldu

Rum halkı, kendisine yönelen bütün saldırılara rağmen hiçbir zaman ne sağduyusunu, ne de birlikte yaşadığı halklara hürmetini yitirdi. Fakat ne yazık ki sonuç da alamadı. Devletin yaklaşımını değiştirmeye hasıl bir gelişme yaşanamadı. Sindirilmiş, bastırılmış Rumlar, devletin yarattığı psikolojik ortama bir yönüyle adapte oldular, azınlık olmayı kabul ettiler.


Bu coğrafya, bu toplum bizim!

Velhasıl, bilinmeli ki, toplum birçok kesimden, birçok renkten müteşekkildir. Saf bir toplum, dünyanın hiçbir yerinde yoktur, olamaz. Klandan kabileye, aşiretten etnisiteye, ulusa... Toplum birçok bileşene, her bileşen kendi içinde başka birçok bileşen ayrılır. Verili toplumsallığı saflaştırmaya, tek renkliliğe mahkum etmek isteyen anlayış, toplumsallığın meşru direnciyle karşılaşır, karşılaşmalıdır da. Rumların ve diğer bütün halkların da bu toprağın asli unsuru olduğunu, her birimizin aynı oranda özgürce, inancımız, kültürümüz, irademizle yaşamaya hakkımız olduğunu, bu hakkında ancak diğer halkların haklarını kullanabilmesi ölçüsünce ve kardeşçe bir mücadele ile kazanılabileceğini bilmek durumundayız.

Kiriyle, onuruyla; kanıyla, teriyle; bayramıyla, yasıyla; bu tarih bizim, bu coğrafya bizim. Bu insanlık, “azınlık” tanımaz. Çok’un az’dan üstünlüğü yoktur. “Büyük İnsanlık”, çoklar üzerine değil o güzel günlere birlikte yürüme iradesi üzerine kurulacak. Bu kuruluşta yer almasını en çok temenni ettiklerimizden biri de şüphesiz ki, uygarlığın büyük taşıyıcıları olan Rumlardır. Rumları Kürtlerle, Araplarla, Türklerle, Aleviler, Sünnilerle, Anadolu’yla, Mezopotamya’yla Büyük İnsanlık paydasında yeniden buluşturmak, yeniden kardeşleşebilmek gerekiyor.


RENGİN AZAD Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi