Türkiye’deki en diri, en dinamik emek ve meslek örgütlerinin düzenlediği ‘Emek, Barış, Demokrasi’ mitinginin; IŞİD’e IŞİD diyemeyen, IŞİD’i ancak kokteyl içinde söyleyebilen Erdoğan devleti tarafından kana bulanmasının üstünden günler geçti. Bu süre içerisinde kaybettiğimiz 102 barış savunucusunu binlerle sonsuzluğa uğurladık. Türkiye’nin pek çok yerinde ‘üzgün ve öfkeli’ halklarımız devletin katliamdaki sorumluluğuna karşı protesto ve eylemler gerçekleştirdi. İlk günler yaraların taze olması nedeniyle çok gündem olmasa da artık insanlar sormaya başladı. Sırada hangi katliam var? Metro mu, mitingler mi, mahallelerimiz mi; nereyi bombalayacaklar? Hangi siyasi cinayet işlenecek? Saraya karşı konumlanan toplumsal güçleri bastırmak, sindirmek için daha kaç insanın canına kıyılacak.
Devletin; 6-7 Eylül 1955’den, 1 Mayıs 1977’ye, Maraş, Çorum, Gazi, Sivas, Roboskî, Diyarbakır, Suruç’a varana kadar sayısız katliama imza atmışlığı var. Bu tanıklıklar çoğumuzun hafızasında mevcut. O yüzden Türkiye tarihinin bu en büyük katliamını okumak politikadan uzak bir yurttaş için dahi zor değil.
Daha şimdiden Ankara Katliamının devletin elindeki onca veriye rağmen önlenmediğinin pek çok delili ortaya saçıldı. IŞİD’e katılan gençlerin ailelerinin ihbarlarından, dinleme kayıtlarına, canlı bomba olarak arananların adlarına düzenlenmiş sahte kimliklerine kadar biliniyor, ama bir şey yapılmıyor. Katliamdan 22 gün önce emniyete gönderilen IŞİD’in büyük bir eylem yapacağı bilgisi de sumen altı ediliyor. Ve miting başvuru saatinden 4 saat sonra alınan güvenlik ise üstüne tüy dikiyor.
Fakat yanlış anlaşılmasın. "Şimdi sırada hangi katliam var?" sorusunu soran hiç kimse devletin bu gözü dönmüşlüğü karşısında evine kapanmayı, perdeleri kapatmayı, bir daha sokağa çıkmamayı düşünmüyor. Bugün sokağa çıkanların, "Barış ve demokraside ısrar ediyoruz" diyenlerin pek çoğu Ankara Tren Garı önünden sağ kurtulanlar. Orda olmayanlar da bir o kadar bu travmanın etkisindeler. Yine de kimse sokaklardan çekilmeyi aklının ucundan bile geçirmiyor. Onun yerine demokrasi ve barış mücadelesi verenler "saldırılara karşı kendimizi koruyalım" fikrini yeşertiyor.
Artık Türkiye egemenlerinin baskılarına ve zalim sömürü sistemine sessiz kalmak, seyretmek Batı metropolleri için gerilerde kaldı. Tıkanan ve kendini baskılarla tekrar eden bu egemenlik tarzı artık insanların canına tak ettirdi. Gezi’den sonra hiçbirimizin yaşamı artık eskisi gibi değil. Gezi'den Lice’ye; Lice’den Cizre’ye, Ankara’ya ezilenler nezdinde pek çok şey değişti. Yine bu yıllarda Soma, Ermenek, Torunlar... İşçi katliamlarına karşı acılarımız birikti. Güvencesiz çalışmaya, taşeron sistemine, 12-14 saat kölece çalışmaya, plazalarda, Call Centerlarda yoğun sömürüye, emeğin görünmezliğine dair öfke birikti. Yeşil Yol'un çapulcu "Havva Ana’sı" var hafızamıza kazınan. Kentin rantına, doğanın talanına isyanımız birikti. AKP döneminde katlanarak artan kadın cinayetlerinin istatistiği tutuluyor gün gün. Hepsi de demokratik kamuoyunun takibinde. Hiç birini görmezlikten gelmek, duymazlıktan gelmek olmaz artık. Pandoranın kutusu açıldı bir kere.
Asker, polis üniforması giymiş insanlar bir avuç egemen gücün iktidar hırsı yüzünden bile bile ölüme gönderiliyor, bal gibi biliniyor. İşçi tulumu ya da asker üniforması fark etmiyor. "Kalkınma şehitleri", belagati ya da "vatan, millet, Sakarya"; hep yoksulların çocuklarını öğütüyor. Bu gerçekler görülüyor.
Hep söylendiği gibi; asker cenazesi Teşvikiye’den, Etilerden kalkmıyor. Ama insanlar "Bana uzak savaş bin yıl yaşasın" modunda da değil artık. Savaş herkesi yakıyor. HDP’ye gelen oylara bakılırsa Barış talebi Etiler’e kadar gelmiş görünüyor. Bazı subay lojmanlarında da HDP ye oy çıkması benzer düşüncelere sevk ediyor.
Borcundan dolayı elektriği kesik evde taziye kurmak zorunda olan Birol askerin annesi neden ve nasıl oluyor da bu acıya maruz kalıyor, bu muameleye uğraya biliyor. Kendimize soralı çok zaman oldu. Ya da Ermenek’te madende boğulan "kalkınma şehidi"nin babası Recep amcanın o anı. Maden önünde çömelmiş umutsuzca oğlunu beklerken... O’nun çömeldiği yerden bize sırıtan yırtık kara lastikleri. Az zaman mı oldu bir kölelik sisteminin böylece deşifre olup çırıl çıplak gözler önüne serilmesi. Üstünden kaç teşhir, kaç ifşa geçti.
Diyarbakır, Suruç, Ankara Katliamı devletin bütün bu sömürü ve şiddetine karşı toplumdan yükselen itirazları, demokrasi ve barış ısrarını berhava etmek için yapıldı. Batı’da henüz yeterince örgütlü olmayan demokrasi güçleri saldırılardan sarsıldı. Ancak, geri adım da atmadı, durduğu yerde duruyor. Çünkü herkes biliyor demokrasi ve barışta ısrar etmekten başka çıkar yol yok. O yüzden insanlar korkup sokakları terk etmek yerine; kendi güvenliğini, eylemin, etkinliğin güvenliğini, mahallenin güvenliğini… nasıl alacağını konuşmaya başlıyor.