Avrupa modernitesinin en becerikli olduğu konu, sistem karşıtlarıyla mücadeledir.

Sistemin ruhu olan liberalizm zihinleri işgal ettiğinde mücadele gerekçeleriniz ve yöntemlerinizde bir gevşeme, ikirciklik, rehavet vb. ortaya çıkar.
Hedefi flulaştırmak, muğlaklaştırmak, mücadelesiz kılmanın en meşru, kabul edilebilir yolu olur. Öyle bir an gelir ki, sistem karşıtı mücadele yürütenler bile, sistemin amansız savunucusu olabilirler.
Zihinlerimiz işgal edildiği oranda, sistemin kendisi artık bizler için en yaşanılır, en güvenli ortamdır.
Canımızı, malımızı, kaygı duymaksızın sistemin “yasalarına ve kolluk kuvvetlerine” teslim ederiz.
Onurumuzu bile onun yasalarıyla savunmayı tercih ederiz. Çünkü demokrasi vardır, özgürlükler vardır, hukuk vardır. Bizi yok etmeyi önüne koymuş bir düşman varsa bile, Avrupa’da bunu yapamayacaktır.
Çünkü, bu sistemin bizi koruyacağına inanmışızdır. Bu sistemin hunharca cinayetlere –demokrasisi ve hümanizmi- nedeniyle izin vermeyeceğine kani olmuşuzdur.  Düşman ne kadar hain, sinsi ve kalleş de olsa Avrupa’nın göbeğinde, kafamıza silah doğrultabileceğine ihtimal dahi vermeyiz.
Sistemin başardığı işte budur.
Algılarımızı yönlendirerek düşman gerçeğini flulaştırmak, çarpıtmaktır.
Bunu başardığı oranda mücadeleci öz, duyarlılık, dinamizm körelecektir. İçeriği bozulacaktır.
Budur yaşadıklarımızın özeti aslında.
Avrupa’nın da bir mücadele alanı olduğunu unutmaktır. Farkında değilizdir çoğu zaman.  Yüreğimiz, zihnimiz çoktan bizi sarmalayan ilişkiler zincirinin halkaları olmuştur artık. “Entegre” olmuşuzdur.
Hem de devrimcilik, yurtseverlik iddiamızdan taviz vermeden sistem içileşmişizdir.
Bazen öyle hızlıdır ki gelişmeler, görevler.
Yetişeyim derken…
Bir de bakmışız biz de sürüklenenlerdeniz. Unutmuşuzdur verdiğimiz sözleri, kimliğimizi, gerçekliğimizi. Ya kalabalıkları uzaktan seyreden konumundayızdır ya da kalabalığın içine girip sıradanlaşan. Bu aşamadan sonra Avrupa’nın sokaklarında yürümek, slogan atmak ilkel bir sıkıntı olur artık.
Mücadele kararlılığımız “gereksiz bir radikalizm” olur.
İnandığımız doğrularda ısrar “kalıpçılık, doğmatizm” olur. Duruşumuz, sözlerimiz “ideolojik takılmak”tır. Sonuç; aslında özümüzden uzaklaşmaktır. Bizi biz yapan değerleri unutmaktır.
Ve bedeli çok ağırdır.
Öyle olur ki, mücadele yöntemlerimizi “çağ dışı” bulan, liberalliğiyle nam salmış aydınlarımız bile “gevşeklikle, tedbir almamakla” eleştirirler.
Duydukları acıdır bunu söyleten.
Ancak; acıyı hissetmek “bilmek” değildir.  Bilmek; gerçeğimizi unutmamaktır. Bildiğini iddia etmek, özünü yitirmemektir. Geçmişimiz güç kaynağımız, yarınımız ütopyamızdır.
Yarın, yaşanmamış ancak mutlaka yaşanacak bir zamandır.  Görev yarını kurmaktır. Bugünü kurtarmak değil.
Kemal Pir, Beritanların şekillendirdiği bir geçmişten güç almasını bildiğimiz oranda gelecek ütopyamızı gerçekleştirmek mümkündür.
Aksi, yarını kurmak bir yana ayakta kalmayı bile becerememedir.