
Bu vahşet karşısında acı ve öfke karışımı bir duygu sağanağına tutulmamak olası görünmüyor. Bu duygu yoğunluğu içinde dönüp Kürdistan’ın ve Kürt toplumunun geçmişine bakmamız gerekiyor. Dinsel metinler ve tarihsel araştırmalar Kürdistan’ı yeryüzündeki cennet olarak tanımlıyorlar. Musevilerin Kutsal Kitabı Ahd-i Atik, Adem ile Havva’nın bu cennete konulduklarını yazıyor. Bu topraklar insanı insan yapan bütün ilklerin yaratıldığı mekan oldu. İnsanlık bu mekanda dillendi, anlam gücünü burada kazandı. Soylu bilgeler ilkin bu topraklarda ortaya çıkıp çevrelerine ışık saçmaya başladılar. Nemrutun lanetli zulmüne karşı isyan eden ilk peygamberler burada çıkış yapıp yoldan çıkanları yeniden yola sokmaya çalıştılar. İnsanın ve toprağın uyumlu birlikteliği bu coğrafyada harikalar yarattı ve yaratımlarıyla tüm insanlığı besledi. Burası şiirin de anayurdu oldu. Şiirsellik bu mekandaki özgür yaşamın özü ve dili haline geldi.
Peki, bütün bunlar sahici bir yaşamın ölümsüz kanıtları da, şimdiki durum ne diye sormak gerekir. Cevabı Önder Öcalan veriyor: “Gerçekliğimizde yaşam yerlerde sürünüyor. Anlamını tümüyle yitirmiştir. Müthiş bir yalan ve kendini kandırma, her yere sızmış bir çirkinlik, baykuşlar kadar bile ötmeyen diller ortamındayız.” Evet, ne acıdır ki bir baykuş kadar bile kendimizi ifade edecek bir dilimiz bulunmuyor. İnsanlığın dillendiği ve dillendikçe yüceldiği bu topraklarda günümüzde hiçbir anne-baba kendi çocuğunu nice dillere pek çok sözcük armağan etmiş Kürtçe ile eğitemiyor. Bunun da ötesinde, dil ve anlam ilişkisi göz ile görme arasındaki bağ kadar aşikar iken, kimse anadilde eğitimi ciddi anlamda kendine sorun yapmıyor. Neredeyse herkes kendi çocuklarını gönüllü bir biçimde ‘hamamböceği’ türünden varlıklar yetiştiren soykırım değirmenine taşıyor. Kişiyi primat koşullarına sürükleyen dilsizlik, yaşamın anlamından uzaklaşmayı daha da hızlandırıyor. Üreme güdüsü bir yaratıcı doğurma bilincinin önüne geçiyor. Yani hayatın anlamı üremeye indirgeniyor. Böylelikle yaşam eşi görülmemiş bir ihanete maruz bırakılıyor.
Bir arı kolonisinin bile kendine özgü mükemmel bir yönetimi vardır. İster bitki ister hayvan olsun, doğadaki her canlı oluşum kendi iç yasalarına göre yaşamayı esas alır. Arıları kuşlar yönetmez, ceylan sürüsünü aslanlar çekip çevirmez. Buna karşılık Kürt toplumunu hep başkaları yönetiyor. Kürt halkının tek bir ulusal kurumu yoktur. Bu halk hala bir anaokuluna sahip olma imkanından bile yoksundur. Kendi özyönetimine sahip olmayan bir halkın geleceği karanlıktır. Zenginlik kendi kendini yönetmede, yoksulluk ve yoksunluk ise başkaları eliyle yönetilmededir. İlke bellidir: Kendi özyönetimine sahip olmasan bile, hiç olmazsa seni öğütenlerin değirmenine su taşıma! Kendi kendini yönetemiyorsan, en azından yönetilmeyi reddet! Ancak büyük çoğunluk kendini yönetmede bir arı kolonisinin düzeyini bile yakalayamıyor, yakalamayı umursamıyor.
Önder Öcalan bir değerlendirmesinde, günü geldiğinde Kürt düşmanı güçler ve işbirlikçilerinin Kürtlüğü de gerçek temsilcilerinden almak için çaba harcamaktan kaçınmayacaklarını belirtiyordu. Şimdi bu ‘gün’ün geldiğini gösteren çarpıcı belirtilerle karşılaşıyoruz. “Bu memleket komünist olacaksa onu da biz gerçekleştireceğiz” diyen zihniyet, mevcut durumda “Kürt sorunu çözülecekse ancak biz çözeriz” biçimini alıyor. Kürtleri varoluş yoluna sokan, Kürt olgusu ve sorununu siyaset sahnesine taşıyan, bunun için emek harcayan, kan ve can veren güçler bu zihniyet sahipleri tarafından ‘Kürtlerin temel sorunu’ olarak sunuluyor. Devletin kesip atması gereken ‘çıban’ artık bu güçler oluyor. “Şu mücadele tarzı Kürt davasına zarar veriyor” diye ahkam kesiyor. Soykırım değirmeni durmaksızın işlerken “PKK silah bırakmalı” diyor. Daha da önemlisi, faşist AKP iktidarı oluşturduğu Kürt Haması’nı kendisi gibi boşluktan yararlandırıp Kürtlerin yönetimi yapmaya hazırlanıyor.
Seyid Rıza, soykırım değirmenini işletenleri kastederek, “Ben sizin hilelerinizi çözemedim, bu bana dert oldu” demişti. Bu çok önemli bir belirlemeydi. Bu cümle hem geride kalanlara bir vasiyet hem de yaşama veda etmeden önce yapılan bir özeleştiri niteliğindeydi. Özeleştiri, devletin hilelerini çözememenin ağır sonuçlarına ilişkindi. Vasiyet ise ‘Kırmanciye’ geleneğine bağlılığını korumaya çalışanların devletin hile ve oyunları karşısında çok daha uyanık olmalarını emrediyordu. Seyid Rıza, geçmişin hile hurda nedir bilmeyen özgür Dersim toplumunun bu bilge temsilcisi aynı zamanda bir direniş abidesiydi. Böyle olunca, anıya sahip çıkma ucuz olduğu kadar çirkin bir politik gösteri olmanın ötesine geçemiyor.
Kürt kasabı İnönü’nün izinde yürüyen yeni ‘Milli Şef’in Dersim soykırımı konusundaki hileli çıkışını ve salladığı oltanın yemine balıklama dalanların halini düşünelim. Başbakanın niyeti çok açık: CHP’yi zayıf karnından vurmaya çalışıyor. Bunun için de adı geçen partinin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu hedef alıyor. Ne de olsa Dersimli ve soykırımda ailesinden kırk kişiyi kurban vermiş. Kendisinin ‘özrü’ karşısında suskun kalırsa Kılıçdaroğlu’na ağır bir darbe vurmuş olacak ve CHP’yi biraz daha geriletecek. Türk devletinin yeni ‘Milli Şef’i Dersim’in ölümsüz bilgesini yeri belirsiz mezarında da rahat bırakmıyor ve idamını iç siyaset malzemesi olarak kullanacak kadar basitleşiyor. Adı geçenin özrü kesinlikle Seyid Rıza’nın dikkat çektiği bir devlet hilesidir; klasik ‘böl-yönet-yok et’ taktiğine başvurarak Kürt halkının kimlik ve özgürlük davasını zayıf düşürmeye çalışmadır. Orta yerde bir özür yoktur, bir oyun vardır. “Özür olumlu ama yetersiz” yaklaşımı bu oyuna ve hileye alet olmak anlamına geliyor.
‘Êdi Bes e’ sadece inkar ve imha sisteminin insanlıkdışı uygulamalarına karşı bir direniş kampanyası değildi. Kampanyanın içe yönelik yanı bundan daha büyük bir önem arz ediyor, bu da kendini kandırmaya son vermek anlamına geliyordu. Aldatmaya karşı koyan için en temel görev aldanmamakta kararlı davranmaktır. Kendini aldatmama biçiminde bir duruş sahibi olamayanın halkı aldatmak isteyen güçlere karşı mücadelesinin ciddi bir değeri yoktur. Dolayısıyla şimdi öne çırakılması gereken kampanyanın bu yanıdır. Hiç kimsenin Kürt halkının değerleriyle oynamasına izin vermemek, bunun için gerekli uyanıklığı göstermek, değerlerimizi yaşatacak bir örgütsel ve eylemsel duruş sergilemek temel görevimizdir.