Romanın en önemli bir özelliği bir dilin bütün imkanlarını sergileyebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Hikaye anlatmanın yanı sıra betimlemeleri, çözümlemeleri, diyaloglarıyla, roman aslında bir dilin kendini tecrübe ettiği alan olma özelliğine de sahiptir böylece.

İbrahim S. AYDOĞAN

Roman dediğimiz yazın türünü, Georges Lukacs sözlü anlatıların anlaşılabilir bir devamı olarak kabul eder. Efsaneler ve destansal anlatının bir nevi bireysel ve yazınsal gelişimi olan bu türü aynı zamanda kendi özgünlüğünde ve gerçeklikle sürekli dirsek temasında olan yeni bir dünya yaratımı olarak da tanımlamak yanlış olmayacaktır. Sözlü anlatılardan ve ortak hafıza ürünlerinden ziyade, önceleri manzum ve sonraları da genelde nesir olarak icra edilen roman sanatı, ortak bir çıkış ve etkileşim tarihine sahip olsa da daha çok egemen dillerde gelişimin en üst zirvesine varmıştır. Çünkü bu bireysel anlatı türü şehirli olmanın eseriydi; ortaya çıktığı zamanı da düşünürsek kolonyalist çağ ile aynı devirde gelişmiştir.

Geçtiğimiz yüzyılda diğer bütün edebi türleri silip süpürmüş olan bu yazın tarzı üzerine yapılan çalışmaların çok yönlülüğü bile aslında bize romanın bütün tarifini vermektedir. Günümüzün en yaygın ve hatta en popüler edebi türü de olan romanın bazı önemli özellikleri vardır ki alanın bütün uzmanları tarafından kabul görmektedir.

Birincisi, romanın diğer edebi türler gibi özel bir kalıp içerisinde tanımlanamayacağıdır. Serbest ve tamamen özgür bir anlatı tarzına sahip olan bu tür, hiçbir kaide tanımaz, anarşist bir yapıya sahiptir; ama diğer bütün yazın türlerinin hepsinden almayı da ihmal etmeyecek kadar gelişime ve değişime açık olmasıyla, bugün yazarların da en sevdiği tür haline gelmiştir. 17. yüzyıla kadar basit bulunan ve entelektüellerce burun kıvrılan bu yaratım şeklinin hem hikaye anlatıp hem de entelektüel derinliği bulacağını pek kimse beklemiyordu herhalde. Gazetecilikten sosyolojiye ve psikolojiye, tarihten güncele ve siyasete, şiirden resme ve tiyatroya, bütün türlerin birleştiği alan oldu roman.

Üzerinde hemfikir olunan bir diğer özelliği ise, insana yakın olmasıdır. Hislere yoğunlaşmasıyla bilinen şiire nazaran, romanın hikayeler aracılığıyla yarattığı durumlara soktuğu insanların hallerini anlatan en eğlenceli tür de olmuş olması, onun günümüzdeki önemini en iyi anlatan özelliğidir. Bu özelliğin önemine vurgu yapmak için, Virginia Woolf "Rus romanlarında ana kahraman ruhun kendisidir" demiştir.

Bir dilin kendini tecrübe ettiği alan olarak roman

Romanın bir diğer en önemli özelliği ise bir dilin bütün imkanlarını sergileyebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Hikaye anlatmanın yanı sıra betimlemeleri, çözümlemeleri, diyaloglarıyla roman, aslında bir dilin kendini tecrübe ettiği alan olmak özelliğine de sahiptir böylece. Yazarın hem kendisinin hem de yazdığı dilin imkanlarını sonuna kadar zorladığı bu anlatı türünün özellikle de ezilen ve sömürülen halkların, yok sayılan ve yasaklanan, üstüne küçümsenerek kullanım dışına itilen gariban dilleriyle yazmanın sancısı ama aynı zamanda anlamı da diğer dillerin yazarlarına göre çok farklıdır.

Deprem başlamıştı

Ngugi wa Thiong'o, kimsenin bilmediği bir coğrafyada, Kenyalı küçük bir çocuktu. Okulda dersleri genelde iyi olmadığından, pek de parlak olmayan bir öğrenciydi. Ama ona geleceğin kapılarını açan özelliği, İngilizceyi iyi öğrenmiş olmasıydı. Zaten, sırf İngilizcesi iyiydi diye ülkenin en önemli okullarına kabul edilen bu çocuk, kendi küçük ve siyahi bedeninden çok daha büyük bir canavarın varlığını ve üstelik o canavarın çok uzaklardan gelen, soluk beyaz tenli ve soğuk dilli ve aslında kötü niyetli olduğunu çok sonraları öğrenecekti. İngilizce şarkılar söyleyip, İngiliz çocukları gibi Londra’ya gitmeyi hayal etmekle birlikte bir yandan Kenyalı ve siyahi benliğini yitirirken, öte yandan sonraları yıllarca arayıp bulduğu kayıp annesine sarılan öksüz bir çocuk gibi sarıldığı "Kikiyu" dilini de aslında gittikçe daha çok unuturken, bir yandan da asla tam İngiliz olamayacağının farkına varana kadar hep kendisine öğretilen, kendisine önerilen ve kendisine sevdirilen başka bir dilin ve başka bir benliğin kucağında yaşadı. Ancak Afrikalı yazarların davet edildiği bir kongrede birdenbire yeni bir şey farketti; artık o başka dil olan ve kendisini de başkalaştıran o ulaşılamaz üstün varlığın dilinde birçok piyes, şiir, roman ve makale yazmış olan Ngugi.

Ngugi, konferansa davet edilen Afrikalı yazarların hepsinin sadece "İngilizce yazan Afrikalı" yazarlar olarak özenle seçilmiş olduğunu görünce sarsıldı. Daha önce de kendisinde geliştiğini farkettiği sorgulayıcı bir tavırla kalkıp sordu neden sadece İngilizce yazanların davet edildiğini ve neden yerel dillerde yazan Afrikalı yazarların konferans dışında tutulduğunu. Elbetteki diplomatik veya kaçamak cevapların ardı arkası kesilmeyecekti. Ama deprem başlamıştı, asıl sorgulama, geleceğe İngiliz gözü ve diliyle bakmayı öğrenen Ngugi'nin asıl kendi ruhunda yaşanacaktı.

   

Egemenin diliyle yazmanın mahcubiyeti

O günden sonra edebi eserlerini artık sadece anadili olan Kikiyu dilinde yazmaya karar verdi. Çünkü anlamıştı. O bir ezilendi, sömürge bir ülkenin kayıp çocuğuydu, yıllarca sürecek bir maceraya girişip çok az okunan ama asıl muhataplarına ulaşmasının tek aracı olan Kikiyu’ya yöneldi, annesini bulması ve ona sıkı sıkı sarılması gerekiyordu.

'Decolonising The Mind’ isimli eserinde, yukarıda kendimizce uyarladığımız bu hikayesini İngilizce ve Kikiyu dilleri ile olan bağlarını anlatan bu yazar, aslında Frantz Fanon ile olan randevusuna gecikmeyle varmış bir arkadaşı sayılabilir bugün. Yazar o güne kadar egemenin diliyle yazmanın mahcubiyetini yaşamaktadır. Beyaz maskeler takıp beyaz kadınları hayal ederek yaşayan siyahi erkek artık kendini sorguluyordu. Dilinden ve benliğinden bu kadar uzaklaştığını farketmiş ve yazar-aydın olarak tarihsel rolünü oynayamadığı ve hatta o rolün tam aksine, egemene ve onun diline hizmet ettiğini anlayacak derinliğe ulaşana kadar utanmıştır. Ancak bu anlatısıyla kendi dilini küçük gören başka bir çok kişiyi de sarstığı kuşku götürmeyecektir. Fanon'un "metropollerde sömürgecinin çarkından geçip eğitilmiş olan sömürge aydınının artık kendi halkına anlatacağı bir şey yoktur" ayetini sonradan deşifre etmiş ama sonunda uygulamaya geçirerek böylece fenomen bir yazar da olmuştur. Egemenin, sömürgecinin ve asimilasyonun temsili olarak kabul ettiği İngilizce ile yazmamaya karar verir o kitabıyla ve kendisini eğiten o dile veda eder.

Ezilenlerin ve sömürgelerin kimliği, dillerinde saklıdır; o dil aslında bilinçtir; sömürgecinin ise size karşı iktidarını her daim kılabilmesinin tek yolu, işte o dilin ortadan kaldırılması, yani bilinçlerinin formatlanmasıyla mümkündür. O yüzdendir ki sömürgeciler ilk önce dili yasaklarlar. Çünkü egemeni sevmenin ilk şartı, onun sana sunduğu dili ve kültürü sevmek, bir yandan da kendi öz dil ve kültürünü yadsımaktır. Bunun için de hayati şartlarının üst seviyeye getirilmesi kriteri vardır. Egemene benzeyen daima kazanır, bütün kapılar onun için kolaylıkla açılır; çünkü o bir başarının eseridir; sömürgeciliğin ve asimilasyonun zaferinin eseri.

Egemen ile olan doğrudan ilişkinin birdenbire kesilmesi

Yüzyıllık tarihine rağmen egemenlerin gözünü kan bürüdüğünden ancak 70'li yıllarda alenen örgütlenmeyi başarabilmiş Kürt hareketi, aslında bir dil hareketi de olması gerekirken, kendini egemenin diliyle idame edip tanımlamaktaydı. Ayrılıkçı Kürt olmaktansa, komünist olmak daha çok kabul görebiliyordu. Ancak tamamen egemen diliyle öğrendiği ideolojik okumalardan geçen bu kuşak, 12 Eylül tahribatıyla yeraltına çekilmek, ülke dışına çıkmak ve mekan değiştirmek zorunda kalmıştı. Egemen ile olan bu doğrudan ilişkinin birdenbire kesilmesi, Kürt ve Kürdistan isimlerinin ve Kürtçenin geldikleri bu yeni ülkelerde kanuni sorun olarak tanımlanmaması, ilk defa Kürt olduğu için İsveç, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde kıymet bulabileceğini anlaması, doğal olarak denizden çıkmış balık misali, sürgünde kendini arayan 70'li yılların Kürt militanlarına yeni bir yol gösterdi: Kürtçe edebiyat.

Harıl harıl yazmaya başladılar

Kürtçe yazmak yeni değildi. Ama hep marjinal idi. Kaç kişi okuyordu ki zaten. O yüzden dönemin siyasi tartışmaları ülkedeyken egemen dil olan Türkçe ile yapılıyorken, bu mekan değişimi ile beraber birdenbire Kürtçeye dönüştü; çünkü Kürtçe kendini arayışın pratik ve en güçlü sembolüydü onlar için.

80'lerin başında Avrupa ülkelerine göçmek zorunda kalan bu kuşak, büyük ihtimal, ne Frantz Fanon'u, ne Aimée Césaire'i, ne Albert Memmi'yi, ne de Ngugi wa Thiong'o'yu bilmekteydi. Ama, sömürgeciliği anlamak için ille de birilerini okumaya gerek yoktu ki. O yüzden harıl harıl yazmaya başladılar. Bu yazının yazarının sohbet etme imkanı bulduğu ilk Avrupalı Kürt Roman yazarlarından birinin hikayesi çok ilginçtir. İsmini kendisine saygı sebebiyle saklı tutmak istediğimiz ama hikayesinin sarsıcı gerçekliğinden dolayı anlatmak istediğimiz bu romancı, kendisine neden o zamanlar bu kadar basit roman yazdığı sorulduğunda hemen bizi durdurup şöyle demişti: "Önce hikayemi dinle, sonra soruna cevabı kendin bulursun".  Ve böylece hikayesini anlatmaya koyulmuştu. Meğerse yazarımız, 80'li yılların başında Avrupa’daki bir ülkede verem hastalığına tutulmuş. O dönemde veremin henüz çaresi olmadığından o da bir mahkum gibi hastanede öleceği günü beklerken halkının içinde bulunduğu duruma karşı çaresizliğini düşünmüş ister istemez. Ve işte o an henüz yapması gereken çok şey varken ölmenin kayıp olacağına kanaat getirmiş ve halkı için ölmeden önce bir roman yazmaya karar vermiş. Hatta bir değil iki roman yazmış. Halkına karşı son vazifesini yapmış. O öylece ölmeyi beklerken romanları daktiloya geçirilmiş, 500 nüsha halinde basılıp çevreye dağıtılmış. Bugün için çokça nayif ve berbat romanlar olmalarına rağmen herkes de almış ama veremin ilacı bulunmuş ve yazarımız ölmemiş.

Mecburiyetten başlayan bir edebiyat

Avrupa’da yazılmış ilk romanlar olma özelliğine sahip olan bu iki romanın öyküsü, yani Avrupa'da Kürt romanının tarihi işte böyle başlamaktadır. Kimsenin yirmi yıl boyunca isimlerini bile bilmediği ve hatta dağıtılan 500 nüshasının hiç okunmadığı bu iki roman, tahmin edilebileceği gibi Kürdistan'da siyasal örgütlenme çalışmaları yürüten militanlar üzerinden Kürtlerin içinde bulunduğu durumu anlatıyordu. Ama o kadar naif ve o kadar uzaklar ki roman türünün kendi tarihsel gelişiminden, ancak ezilen bir dilin hiç okunmayan bir yazarı tarafından ve okunmayan ezilen dilinde sadece bir halk davasına hizmet için yazılması mümkün olabilir. Yoksa kendisinin söylediği üzere o yazarın asla ve katiyen roman yazmak gibi bir düşüncesi olması düşünülemezmiş.

Ulusal harekete hizmet

Sorunumuz da işte burada başlamaktadır. Mecburiyetten başlayan bir edebiyat tarihinin devamı olarak biz kendimizi nereye konumlandıracağız? Aslında Kürt edebiyatı genel olarak ve özelde Kürtçe (Kurmancî) romanı, zaten bu kimlik arayışı ve kendini tanımlama kaygısı üzerinden gelişmiştir. Edebiyatın diğer dillerdeki tarihinde de teker teker yazarlar bireysel anlamda sıkça altı çizilen bu ruhi kaygı, Kürt yazarlarında ulusal harekete hizmet anlamı ve önemi de taşımaktadır. Mehmed Uzun'un kişisel sorgulamalarını aktardığı Tu isimli romanı, aydın kaygısını anlattığı Mirina Kalekî Rind ve ülke özlemini anlattığı Siya Evînê ve Bîra Qederê romanlarının sonuçta gerillaya katılan gençleri ve kontrgerillaları sömürge bir ülkenin savaş ortamında anlatan Ronî Mîna Evînê Tarî Mîna Mirinê romanları, aynı zamanda bireysel ve hatta patolojik diye tanımlanabilecek bir eylemselliğin nasıl da özüne dönüp genelleşebileceğinin en başarılı örneğidir.

İlk Kürt romanı olarak 'Mem û Zîn'

Bu tavır da, Kürtlüğü Kürtçe üzerinden sahiplenme çabası da bizde bir gelenek halinde sunulabilir. Êhmedê Xanî'nin girişte anlattığımız roman tanımlamasına giren Mem û Zîn isimli manzum romanı, yine aynı kaygıyla ve "Kürtlerin hiç kitabı yok, aşktan bahsetmeyi bilmezler" diyen Arap ve Türklere karşı yazıldığını bilmeyen yoktur. Bir romanın bütün özelliklerini barındırdığından "İlk Kürt romanı" olarak kabul ettiğimiz bu eser, diğer bütün dillerde olduğu gibi halk arasında bilinen bir sözlü efsanenin o dönemin yaygın yazın türü olan şiirle ve mesnevi türüyle yazılmasıdır.

İdealize etmeyen tek romancı

Kendini anlatmayan ya da ana kahramanı bir Kürt militan ya da idealize edilen bir aydın olmayan tek romancı olmuştur Avrupa Kürtleri arasında. O da veremden ölmeyen yazarımız ile Mehmed Uzun arasında Helîn ve Gundikê Dono isimli iki roman yazmış olan Mahmud Baksî'dir. Gundikê Dono isimli eşsiz eserin bize göre tek bir kusuru vardır: dili çok basit hatta bir roman için fazlasıyla basittir. Yazar, kendini çok ilginç bir fiksiyon kurgusu gibi görünen ama Xerzan'da bir köyde zorla evlendirilen bir genç kızın kendi sevdiği erkekle bir olup zorla evlendirildiği ağayı öldürtmesiyle özetleyebileceğimiz gerçek bir olaydan alınmış olan hikayeyi anlatmakla sınırlamış ve, neredeyse girişteki birkaç betimleme dışında, dile hiç yoğunlaşmamıştır. Ama ağa öldükten sonra, dünyanın döngüsünün böyle olduğunu ağa giderse oğlunun geleceğini, onun da öldürüleceğini ama "bir gün Xerzan’ın muhakkak özgürleşeceğini" son paragrafta bir kahramana söyletmekten de alıkoyamaz kendini.

Ciddi bir kurgusu olan ilk Kürt romanı

Sonrasında roman yazan Bavê Nazê de yine kendi başına gelmiş olan "Stokholmê te çi dîtiye beje" isimli romanında İsveç başbakanı Olof Palme'nin öldürülmesi sonrası haksız yere suçlanan bir Kürt gencinin hikayesini anlatmaktadır. Resimleri gazetelerin manşetlerinde çıktıktan sonra şikayet edilip yakalanan ama sonrasında yanlışlık olduğu anlaşılınca serbest bırakılan mülteci Kürt genci, aslında yazarın kendisidir. Bu olayın yanında bu roman, aynı zamanda derin psikolojik çözümlemelerin olduğu ve ciddi bir kurgusu olan ilk Kürt romanı olma özelliğine de sahip olması sebebiyle en başarılı Kürt romanlarından biri olarak sunulabilir. Ancak yazarın dil kaygısı her fırsatta kendini ele vermiş ve yazar romanda garip bir şekilde ısrarla bazı Kürtçe deyimleri yama gibi sıkıştırmaya çalışmış.

Anlatıyı değil de dilin kendisini yazın çalışmalarının merkezine koyan birkaç yazarımızdan en bilineni Medeni Ferho'dur. Romanlarını Avrupa'da yazmış olan bu romancımız, yöresel Torik Kurmancîsinin en güzel kullanımlarını sunmuş ama bir yandan da ciddi romanlar yazmıştır. Her ne kadar en başında, o da kendisinden öncekiler gibi Mirze Miheme gibi sözlü halk edebiyatına dayanan hikayeleri romanlaştırmaya gayret etmişse de Dora Bacînê bi Dar e gibi romanlarıyla bunu rahatlıkla aşabilmiş ve modern romancılığın başarılı bir örneğini sunmuştur.

Kendisini anlatmıyor muydu?

Aynı şekilde Hesenê Metê ve Firat Cewerî'den de bahsedilmesi gerekmektedir. Toplumu idealist bir gözle gören bir köy öğretmeninin gittikçe köylülere benzeyerek kendisiyle çelişkiye düşmesinin mizahi enfes bir dille anlatıldığı Labîrenta Cinan romanı, bir yandan öğretmenlikten atılan Mamoste Kevanot'un hikayesini az görülür derecedeki başarıyla anlatırken, aynı zamanda yazarın kendisinin başından geçmiş bir olaydır. Firat Cewerî ise aslında daha çok öykü yazmasıyla bilinmesine rağmen geç dönemde başladığı roman türündeki ilk eserinde uzun yıllar aradan sonra ülkeye dönen sürgün bir eski militanı anlatarak aslında kendi duygularını kahramanı üzerinden anlatmakta ama bir yandan da bütün kuşağı temsil etmektedir. Peki ya Siya Evînê ve Bîra Qederê de usta bir anlatıcının kurnazlığıyla Memduh Selim ve Celadet Bedirxan'ın hikayelerini anlatan yazar, aslında onlar üzerinden ülkesine özlemle yaşayan Mehmed Uzun'un kendisini anlatmıyor muydu?

İşte Avrupa'da Kürt romanının serencamı... Kendini bulacak ve şaheserler yaratacaktı ama onun en büyük kaygısı, çocukken kaybettiği ve yıllarca arayıp sonunda bulduğu annesiydi. Ona sıkı sıkı sarıldı... Kürtçe yazmak kendini aramaydı ama aynı zamanda bir başkaldırıydı...

 

* Yrd. Doç. Dr. İbrahim Seydo Aydoğan, Paris INALCO (Sorbon) Üniversitesinde Kürtçe Bölüm Başkanı’dır ve Kürt dili ve edebiyatı alanında dersler verip araştırmalar yapmaktadır.