Erdoğan’ın Almanya ziyareti sona erdi ama tartışmaları hala devam ediyor. Nasıl etmesin ki?
Örneğin önemli karar organı meclis, yeni sistemin gölgesinde geçtiğimiz günlerde açıldı. Yetkilerini cumhurbaşkanına devreden meclis artık karar alma organı değil. Yetkilerin tek elde toplandığı, meclisin saf dışı bırakıldığı, baskıların, hak ihlallerinin artık çığırından çıktığı, -zira daha geçenlerde biri ‘dolar 7.15’ diye tweet attığı için ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçlamasıyla tutuklandı-, savaş politikalarından dolayı ekonomik krizin ağır şartları ile boğuşan bir ülkenin cumhurbaşkanını Almanya, resmi devlet töreni ve kırmızı halı ile karşıladı.
Almanya ile işbirliğini daha da artırmak, artık içinden çıkamadığı kriz karşısında partnerlerini sağlama almak için Almanya’ya gelen Erdoğan mümkün olduğu kadar özünden uzaklaşmadı.
Merkel ile ortak yapılan açıklamada bir gazeteci apar topar dışarı çıkarıldı, Erdoğan gülümsedi, herkesin gözünün içine bakarak Can Dündar’a ajan dedi. İki ülkenin anlaşmaları gereği iadeleri ve verdiği listeyi hatırlattı.
Nitekim ziyaretin ardından çıkan bir haberde Merkel’le yaptığı görüşme öncesinde MİT’in ulaştırdığı 69 kişilik listede yıllardır geri iadesi yılan hikayesine dönen Sivas katliamı sanığının isminin bulunmadığı ortaya çıktı.
Zaten geçtiğimiz yıllarda Türkiye tarafından sanık Murat Sonkur’un iade edilmesi konusunda herhangi bir resmi talebin olmadığı, yine soy isminin yanlış yazılarak talep edildiği haberleri de basına yansımıştı.
Durumu değerlendirenler, hiç şaşırmadıklarını belirttiler.
Niye şaşırılsın ki? Katliam sanıklarını milletvekili, belediye başkanı, danışman yapan bir zihniyet, koruduğu, kolladığı insanın/insanların iadesini neden istesin? Kendinden olmayanı hain gören, terörist gören zihniyet neden bu politikaları hayata geçiren insanların iadesini istesin.
Şunu da hatırlatalım: Cumhurbaşkanı Steinmeier Erdoğan görüşmesi sırasında yaptığı açıklamada, “Günümüzde Türkiye’den endişe verici derecede çok sayıda insan, sivil topluma yönelik artan baskıdan kaçarak bize sığınıyor” diye belirtti, tutuklu Alman vatandaşlarını hatırlattı. Fakat bu endişelere konu olan Erdoğan en iyi derecede ağırlandı. Böylesi bir süreçte Erdoğan’ın ağırlanması demek, uyguladığı baskıların, getirdiği sistemin onaylanması, kabul edilmesi demek. Dolayısıyla bir taraftan endişelerini dile getirip, diğer taraftan anlaşmalar yapmak samimi bir yaklaşımdan öte, faşizmi desteklemek anlamına geliyor.
Almanya Türkiye’ye en fazla yatırım yapan ülke. 7 binden fazla şirket yatırımı dolayısıyla, mevcut ekonomik kriz kaygı veriyor. Dolayısıyla Türkiye’de yatırım yapan Alman şirket temsilcileri Erdoğan ile yaptıkları görüşmede bazı taleplerini ilettiler:
“Hukuk güvenliği güçlendirilmeli, demokratik kurumlar işler hale getirilmeli, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sağlanmalı, Türk hükümeti Gümrük Birliği kurallarına bağlı kalmalı ve yeni yatırımlar için çerçeve koşullar iyileştirilmeli.” Zira yatırımcılar yatırımlarına yönelik bir güvence istiyorlar.
Türkiye Alman yatırımcıları için önemli bir alan olarak görülüyor. Hükümetler de bu ilişkilerin devam etmesi için güvenceler veriyor. Dolayısıyla bütün tepkilere rağmen, artık tek elden bir siyasetin temsilcisi olan Erdoğan’ı ülkesinde ağırlamakta bir mahzur görmüyor. OHAL koşulları yaratarak, 10 bine yakın polisin görev yapmasından dolayı sadece ama sadece güvenlik giderlerinin yaklaşık 9 milyon Euro’ları bulduğunu söylemiyoruz bile.
Erdoğan’ın iki gün süren Almanya temasları, hem Almanya, hem de Türkiye siyaseti açısından rota belirleyici bir öneme sahip. Elbette gerek Cumhurbaşkanı Steinmeier, gerek Merkel, gerekse yatırımcılar kaygılarını dile getirdi, telkinler verildi. Fakat Alman devleti bu davet ile diktatör bir sisteme onay verdi, meşru gösterdi. Onun için Erdoğan gayet emin bir şekilde, “Almanya ile geçmişte yaşadığımız sancılı dönemi artık geride bırakıyoruz“ diyebildi. Kendisi gitti, derdi kaldı!
Erdoğan’ın Almanya ziyareti sona erdi ama tartışmaları hala devam ediyor. Nasıl etmesin ki?
Örneğin önemli karar organı meclis, yeni sistemin gölgesinde geçtiğimiz günlerde açıldı. Yetkilerini cumhurbaşkanına devreden meclis artık karar alma organı değil. Yetkilerin tek elde toplandığı, meclisin saf dışı bırakıldığı, baskıların, hak ihlallerinin artık çığırından çıktığı, -zira daha geçenlerde biri ‘dolar 7.15’ diye tweet attığı için ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçlamasıyla tutuklandı-, savaş politikalarından dolayı ekonomik krizin ağır şartları ile boğuşan bir ülkenin cumhurbaşkanını Almanya, resmi devlet töreni ve kırmızı halı ile karşıladı.
Almanya ile işbirliğini daha da artırmak, artık içinden çıkamadığı kriz karşısında partnerlerini sağlama almak için Almanya’ya gelen Erdoğan mümkün olduğu kadar özünden uzaklaşmadı.
Merkel ile ortak yapılan açıklamada bir gazeteci apar topar dışarı çıkarıldı, Erdoğan gülümsedi, herkesin gözünün içine bakarak Can Dündar’a ajan dedi. İki ülkenin anlaşmaları gereği iadeleri ve verdiği listeyi hatırlattı.
Nitekim ziyaretin ardından çıkan bir haberde Merkel’le yaptığı görüşme öncesinde MİT’in ulaştırdığı 69 kişilik listede yıllardır geri iadesi yılan hikayesine dönen Sivas katliamı sanığının isminin bulunmadığı ortaya çıktı.
Zaten geçtiğimiz yıllarda Türkiye tarafından sanık Murat Sonkur’un iade edilmesi konusunda herhangi bir resmi talebin olmadığı, yine soy isminin yanlış yazılarak talep edildiği haberleri de basına yansımıştı.
Durumu değerlendirenler, hiç şaşırmadıklarını belirttiler.
Niye şaşırılsın ki? Katliam sanıklarını milletvekili, belediye başkanı, danışman yapan bir zihniyet, koruduğu, kolladığı insanın/insanların iadesini neden istesin? Kendinden olmayanı hain gören, terörist gören zihniyet neden bu politikaları hayata geçiren insanların iadesini istesin.
Şunu da hatırlatalım: Cumhurbaşkanı Steinmeier Erdoğan görüşmesi sırasında yaptığı açıklamada, “Günümüzde Türkiye’den endişe verici derecede çok sayıda insan, sivil topluma yönelik artan baskıdan kaçarak bize sığınıyor” diye belirtti, tutuklu Alman vatandaşlarını hatırlattı. Fakat bu endişelere konu olan Erdoğan en iyi derecede ağırlandı. Böylesi bir süreçte Erdoğan’ın ağırlanması demek, uyguladığı baskıların, getirdiği sistemin onaylanması, kabul edilmesi demek. Dolayısıyla bir taraftan endişelerini dile getirip, diğer taraftan anlaşmalar yapmak samimi bir yaklaşımdan öte, faşizmi desteklemek anlamına geliyor.
Almanya Türkiye’ye en fazla yatırım yapan ülke. 7 binden fazla şirket yatırımı dolayısıyla, mevcut ekonomik kriz kaygı veriyor. Dolayısıyla Türkiye’de yatırım yapan Alman şirket temsilcileri Erdoğan ile yaptıkları görüşmede bazı taleplerini ilettiler:
“Hukuk güvenliği güçlendirilmeli, demokratik kurumlar işler hale getirilmeli, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sağlanmalı, Türk hükümeti Gümrük Birliği kurallarına bağlı kalmalı ve yeni yatırımlar için çerçeve koşullar iyileştirilmeli.” Zira yatırımcılar yatırımlarına yönelik bir güvence istiyorlar.
Türkiye Alman yatırımcıları için önemli bir alan olarak görülüyor. Hükümetler de bu ilişkilerin devam etmesi için güvenceler veriyor. Dolayısıyla bütün tepkilere rağmen, artık tek elden bir siyasetin temsilcisi olan Erdoğan’ı ülkesinde ağırlamakta bir mahzur görmüyor. OHAL koşulları yaratarak, 10 bine yakın polisin görev yapmasından dolayı sadece ama sadece güvenlik giderlerinin yaklaşık 9 milyon Euro’ları bulduğunu söylemiyoruz bile.
Erdoğan’ın iki gün süren Almanya temasları, hem Almanya, hem de Türkiye siyaseti açısından rota belirleyici bir öneme sahip. Elbette gerek Cumhurbaşkanı Steinmeier, gerek Merkel, gerekse yatırımcılar kaygılarını dile getirdi, telkinler verildi. Fakat Alman devleti bu davet ile diktatör bir sisteme onay verdi, meşru gösterdi. Onun için Erdoğan gayet emin bir şekilde, “Almanya ile geçmişte yaşadığımız sancılı dönemi artık geride bırakıyoruz“ diyebildi.