Düşünce tarihinde ilk olarak Nietzsche’nin önümüze koyduğu ‘hınç insanı’ kavramı üzerine düşünmek gerekiyor; çünkü bu salt bireysel düzeyde psikolojik bir mesele değil. Hıncın da bir siyaseti var. Hınç insanı, yoksun kalmışlığın insanıdır ve kendi hınçlı varoluşuyla gerçek anlamda yüzleşemeyen bir insanı bu yoksun kalmışlık duygusundan kurtarmanın imkânı yoktur; geçmişin bir izi olan bu yoksunluğunu, bunun yerine başka bir şeyi koyarak telafi etme girişimlerinin manasız olduğuna ikna etmenin de imkânı yoktur. Hınç insanı yası tutulamamış temel bir kayba bir tepki olarak örgütlenmiş narsist bir kişiliğin sahibidir. Neredeyse her yeni karşılaşmada saldırganlaşmasının nedeni de budur. Kişiliğinin her yerine bu temel kayıp damgasını vurmuştur ve o her karşılaşmasında muhatabını bu kaybın nedeni olarak algılar. Çünkü çok da bilince çıkaramadığı bu kayıp duygusu her karşısına çıktığında, kendisinin yaralanabilir olduğuyla yüzleşmektedir. Hıncı doğuran şey, en temeldeki zayıflığını kabullenememek (insan olarak varoluş karşısında hepimiz zayıf olduğumuza göre, bir anlamda ‘insan’ olduğunu kabullenememek) olduğu için de yaralanabilirlik duygusu, yeniden bu en temel zayıflığa karşı verilen bir tepkiyi doğurur: Narsistik yıkım.

Hepimizin, en basit meselelerimizi konuşmaya çalışırken bile, ne kadar ikna edici ve yumuşak bir üslubu seçersek seçelim, anında agresifleşen insanlarla karşılaşmalarımız olmuştur. Kendisi ya da başkaları hakkındaki hakikati duymak yerine şiddete başvuran, şiddetle susturmayı tercih eden bir hal… En çok da erkeklerde görülen bir hal… Nedeni elbette kendi temel kaybına bir savunma olarak geliştirmiş olduğu narsistik kişiliğinin çözülmesi tehlikesidir. Bu çözülme gelirse devranını süremeyecektir artık; fakat zaten bu kişilik bir çözülse, devranını sürmesine de gerek kalmayacak, kendi meseleleri hakkında düşünebilen, konuşabilen, diyaloga girebilen bir insan çıkacaktır karşımıza. Ama o, hakikat yerine kendisinin uydurmuş olduğu kişisel hikâyesini tercih eder. Hikâyesinin kendi gerçekliğiyle bir ilgisi olmadığı için de köklü bir yabancılaşma içerisinde sürdürür hayatını. Ve bu kişilik tipi durduk yerde ortaya çıkmıyor; yabancılaşma üzerine Hegel’in, Feuerbach’ın, Marx’ın çalışmalarını hatırlatmak bile yeterli bu kişilik tipinin siyasal-toplumsal temellerine işaret etmek için.

Türkiye’de bu tipin temellerini ilkel sermaye birikimi rejimiyle oluşturulmuş bir devlet oluşturuyor. Dolayısıyla bu tip, devletin bir prototipi olarak da ele alınabilir pekâlâ. Nasıl bir insan tipi üretiyor bu devlet makinesi? Yani bu devletin ‘insan ideali’ nedir? Yani bu devletin ‘antropolojisi’ nedir? Uyduruk bir hikaye içerisinde inşa edilmiş, yabancılaşmış, yabancılaşmasını telafi için narsistleşmiş, beceriksizliği ve başarısızlığı oranında bu narsizme yatırım yapmayı sürdürmüş bir insan tipi… Çünkü kendi geçmişini inkar eden, tarihin asla bilimselleşemediği, aksine bir devleti ayakta tutmak için bir tür mitoloji olarak sürekli seferber edildiği bir devlet bu. İtalyan filozof Giorgio Agamben, bir röportajında (http://ayrintidergi.com.tr/tanri-olmedi-paraya-donustu-giorgio-agamben-ile-soylesi/) şunları söylüyordu: “Avrupalı insanın –örneğin, geçmişe ve tarihe bütünüyle başka bir anlam yükleyen Asyalıların ya da Amerikalıların aksine– kendi hakikatine yalnızca geçmişle bir karşı karşıya geliş aracılığıyla, yalnızca bu tarihi açıklamak ve berraklaştırmak yoluyla erişebileceği olgusunda yattığı şimdi daha bir açıklık kazanmıştır. Geçmiş sadece nesnelerin ve geleneklerin, hatıraların ve bilginin bir mirası değildir; her şeyden önce, yalnızca geçmişte neler olduğuna bakarak şimdiye erişim imkânına kavuşan Avrupa insanının özsel bir antropolojik öğesidir.”

Bunun, Avrupalı insanın özsel bir antropolojik öğesi olup olmadığını bilemem. Fakat kendi şimdiki zamanımıza, kendi şimdimize erişim imkânına kavuşabilmemizin tek yolunun geçmişin gerçek bir bilgisinden geçtiği konusunda sonsuz hakkı var Agamben’in. Aksi halde, kendi uyduruk hikâyesiyle varlık bulmaya çalışan narsist kişiliğin durumunda olduğu gibi, bu hikâyenin tehdit altında olduğunun hissedildiği her duruma korkunç bir şiddetle yanıt geliştirilir. Bu şiddet, kendisiyle gerçek anlamda barışamamışın, kendi şimdiki zamanına erişim imkânı bulunmayanın şiddetidir. ‘Barış süreci’ döneminde en çok kullanılan sözcüklerden birinin ‘yüzleşme’ olması, herhalde tesadüf değildir. Barış sürecinin sona ermesiyle kesintiye uğrayan şey, biraz da Türk toplumunun kendi kendisiyle barışması, mitlerden ve mitolojilerden bir nebze de olsa arınarak kendi geçmişinin tarihsel bir bilgisiyle ilişki kurmaya başlaması süreciydi. Fakat tarih, kapısından bir kere içeri girmiş hiçbir şeyi kapı dışarı etmemiştir; aktörler silinebilir, fakat olgular gelişecekleri uygun toprağı bulana dek tohum olarak kalırlar.