
İslamiyet, çıkışı itibariyle Ortadoğu toplumuna yeni ve demokratik bir yaşam kapısı açmıştır. Fakat bu kapı Kerbela Katliamı’yla, bu trajediyle birlikte kapanmıştır. Kerbela sonrası süreç, siyaset aracı haline gelerek insani ve demokratik özünden uzaklaşan İslam’ın, toplumun başında Demokles’in kılıcı gibi sallanmasıyla geçmiştir. Siyasallaştırılarak devşirilen İslam, iktidarın temel silahı haline getirilmiştir. İktidarlaşan İslam, dinden dinciliği doğurmuştur. Dinin iktidara yedirilmesiyle şekillendirilen dincilik, yeni bir egemen ideoloji olarak toplumu kasıp kavurmuştur. Din adına korkunç derecede katliamlı ve kanlı bir süreç başlatılmıştır.
Hz. Muhammed’in devleti temel çözüm aracı hatta amacı olarak görmesi, ideolojisini bir devlet ideolojisi olarak şekillendirmesi, İslamiyet’teki bozulmanın, özden uzaklaşmanın esas nedenidir. Devlet kurma temelinde yürütülen her mücadele, her ne kadar güzel duygular ve niyetlerle hareket edilse de yozlaşma kapılarını hep açık tutacaktır. İslamiyet devriminin başına gelen de iktidar hastalığının yol açtığı trajik sondur.
Aleviliğin İslamiyet ile ilişkisini daha fazla anlaşılır kılmak için Hz. Ali kişiliğini biraz daha yakından görme ihtiyacı açığa çıkmaktadır. Hz. Ali, İslam ideolojisinin bir fedaisi ve en tutarlı militanıdır. Yanında büyüdüğü Hz. Muhammed’e ve geliştirdiği ideolojiye çok bağlıdır. İslam ideolojisinin en dürüst, ilkeli, fedakar ve yiğit bir militanıdır. Hz. Ali, İslamiyet’e düşman birçok kabile ile yiğitçe bir savaş yürütür. Toplum içinde adaletli, yardımsever, ezilenlerden, yoksullardan yana bir duruşa sahiptir. Hz. Muhammed’in büyük sevgisini ve güvenini kazanan bir kişiliktir. Hz. Ali’ye ilişkin Hz. Muhammed’in “Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır” gibi çok övgü dolu sözleri vardır. Hz. Muhammed adeta halkın Hz. Ali’ye sevgisini ve güvenini geliştirmek için özel çaba harcıyor gibidir. Öyle ki, “Hz. Muhammed Ali’yi yerine hazırlıyor” türünden söylentiler de dolaşmaktadır.
‘Yaman savaşır fakat hakim olamazlar’
Hz. Ali ve destekçilerinin başarılı olmayışlarını Önder Apo şu çarpıcı sözlerle ifade etmektedir: “Hz. Ali yanlıları, ideolojik saflığa ve arılığa bağlı oldukları, kimseye fazla mal ve mülk dağıtmadıkları, özellikle imanla, İslam’ın militan özüyle yaşamak istedikleri için yaman ve etkili savaşırlar, fakat hakim olamazlar.”
Önder Apo’nun da dikkat çektiği gibi çok büyük bir cesaretle savaşmalarına rağmen başarılı olamıyorlar. Başarılı olamamalarının temel nedenlerinden biri dürüst, iyi niyetli olmalarına rağmen politikleşme düzeylerinin çok zayıf olmasıdır. Hz. Ali şahsında apolitik duruş, çok baskın bir özelliktir. Hz. Ali, İslamiyet’in iktidarcı yüzüne oldukça mesafeli ve uzaktır. İşin militanlığına daha yatkın bir kişiliği vardır. Hz. Muhammed öldükten sonra ciddi bir iktidar iradesi ortaya koyamamasında bu kişilik yapılanmasının payını görmek mümkün. Hz. Ali, İslamiyet’i iktidar olmak, etkinlik sahalarını daha fazla yaymak için kabul eden Emeviler karşısında oldukça güçsüz bir pozisyondadır. Sıffin Savaşı’nda Muaviye’nin oyununa gelerek de tümden bir etkisizleşmeyi yaşamıştır.
Birçok kesim tarafından siyaset malzemesi yapılan Alevilik, ne kadar gerçekçi değerlendirme konusu yapılırsa o kadar egemen siyasetin etkisinden çıkarılmış olacaktır. Devletçi uygarlık sistemi tarafından sürekli ezilmekle karşı karşıya kalan Aleviler, Ehl-i Beyt ailesinden olan Hz. Hüseyin’in ve yanındaki 72 kişinin Kerbela’da komploya getirilerek katledilişini hazmedememiş ve bu günün anısına yas tutmuşlardır. On İki İmamlar Orucu özünde, Hz. Hüseyin şahsında Hz. Ali soyundan gelen on iki imamın direniş anılarına atfen tutulan bir oruçtur. Oruçta ifadesini bulan bu büyük yas, gelenekselleşerek inanç biçimini almış ve günümüze kadar taşırılmıştır.
Aleviler Muharrem ayında, yapılan bu katliamı kınamak, ölenlerin yasını tutarak direnişlerini anlamlandırmak için her yıl on iki gün boyunca oruç tutarlar. On iki gün boyunca su içmez, temizlik yapmaz, et yemez, eğlencelere gitmez, eğlence yapmazlar. On iki gün tam bir yas havasında geçer. Oruç bitiminde aşure yapıp komşulara dağıtırlar.
Tarihin kara lekesi: Kerbela
Kerbela Katliamı, Ortadoğu tarihinin ve özelde de İslamiyet tarihinin kara lekelerinden biridir. “Kufe’ye gel, Yezid’e karşı mücadelende sana destek sunacağız, biat edeceğiz” diyerek Hz. Hüseyin’i, ailesini, dostlarını yola düşürüp Kerbela çölünde kuşatmaya alarak günlerce susuz bırakıp Yezid’e biat etmeye ve teslim almaya zorlayan işbirlikçi kesimler ile Yezid ve ordusu, komploculukları ile tarihte yeni bir karanlık dönem başlatmışlardır. İslamiyet’i tümden özünden saptırarak iktidarın hizmetinde dinci bir ideoloji haline getirmişlerdir. İktidarın her türlü hizmetine koşturulan dini vecibeler, iktidarı elinde bulunduranların çıkarları temelinde yeniden yorumlamaya tabi tutulmuşlardır. Kur’an’daki ayet ve sureler, sömürgeci iktidar eksenli yeniden yorumlanarak Tanrı kelamı diye insanların, toplumun önüne konulmuştur. Ehl-i Beyt’in tasfiyesiyle birlikte tamamen iktidar merkezine oturan Emeviler, artık sonraki iktidar kuşaklarına güçlü bir komplocu miras bırakmışlardır. Emevilerin baskı ve katliamlarından kaçan toplum kesimi, dağların ve çöllerin kuytuluklarını kendilerine mesken edinmiştir. Direnişçi geleneğine sahip çıkarak iktidar odaklarından uzak duran Aleviler ise kendi içlerine kapanarak zayıf bir sınırda demokratik uygarlığın değerleriyle yaşamaya çalışmıştır. Zayıflamış bir noktada da seyretse inançlarına olan sıkı bağlılık, Alevileri direnişçi bir kesim olarak sürekli ayakta tutmuştur.
İslam kılıcının yeni sallayıcıları: Türkler
Türklerin Anadolu’ya gelip yerleşmesi Aleviler açısından bambaşka bir süreç başlatmıştır. Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu fetheden Selçuklu beyleri bölgede güç olmak için halifeliği elinde bulunduran ve bölgede en etkili Sünni iktidar gücü olan Abbasilerle uzlaşmıştır. Bu beyler siyasi çıkarları için kısa sürede İslamiyet’i kabul ederek Abbasilerin içine yerleşmiş ve çok stratejik yerlerde görevler almıştır. Anadolu’ya gelen Türklerin egemen kesimleri, İslamiyet’in iktidarlaşan Sünnilik mezhebini kabul ederken, halk kesimi ise eski inançları olan Şamanizm’den vazgeçmemiş ancak o biçimde yaşam şanslarının olmayacağını da bilerek kendi inançlarına yakın buldukları İslamiyet’in Ehl-i Beyt geleneğini sahiplenerek varlıklarını sürdürmeye ve üzerlerindeki baskıları hafifletmeye çalışmışlardır; tıpkı bir zamanlar Kürt Alevilerin yaptığı gibi.
Türk boylarının Anadolu’ya gelişleriyle birlikte İslamiyet’le ilişkileri, kendi içlerinde yaşadıkları çelişki ve çatışmaları ve iktidar gücü haline gelen beylerin yayılmalarını Önder Apo oldukça açık ve sade bir biçimde ortaya koymaktadır: “Böyle bir süreçte karşılaştıkları İslam, onlara çeşitli imkan ve özellikler sunuyor. İslam’ın kılıcını ellerine aldılar mı, onun ideolojik sağ yorumunu da maske olarak geçirdiler mi, çok büyük bir yayılma imkanı buluyorlar. Büyük bir ganimet ve siyasi güç olma imkanı ortaya çıkıyor. Bu nedenle Türk boylarının şefleri hızla İslamlaşıyorlar. Çünkü bu çok para getiriyor ve etkin siyasi bir güç sağlıyor. İslam’ı reddederlerse, İslam’ın orduları çok güçlü, hepsiyle çarpışacaklar. Bu mümkün değil. İran Şia biçimini kabul ederlerse, mevcut hakim kesim olan sağ kesime, despot ve talancı kesime karşı çıkmak zorundadırlar ki, bu da çıkarlarına uygun değil. Türk boy şefleri, feodal sultan ve melik olmak istiyorlar. Dolayısıyla İslam’ın Alevi-Şia biçimine karşı, en sağ, en çapulculuğa ve baskıya hizmet eden Sünniliği kabul ederek ve bir de buna kendilerinin gelişim seviyesi olan feodalizm öncesi ilkel komünal toplumun en üst evresini ekleyerek gelişmek istiyorlar. Bu üst evreyle önemli feodal güç sahibi olma olanağı birleşince, muazzam bir feodal sıçrama yapıyorlar. Atın üstünde bir boy, ilkel komünal toplumun en son aşaması, yani barbarlık aşamasında olmaları, İslamiyet’in en sağ yorumuyla karşılaşmaları, Türk boylarının egemenlerini, İslam’ın vurucu-kırıcı gücü haline getiriyor. Kısa sürede İslamlaşmalarıyla birlikte, İran’ı boydan boya istila ediyorlar. Hindistan’a açılıyorlar, Afganistan’a açılıyorlar ve daha 1050 yıllarına geldiğimizde, Abbasi İmparatorluğu’nun saraylarına ortak oluyorlar.
Aleviler üzerindeki inkâr ve imha uygulamaları Osmanlılar sürecinde daha sistemli baskı ve kıyım politikaları biçiminde devam etmiştir. Alevilik, Osmanlı Devleti tarafından sapkın bir inanç olarak görülmüş ve toplumun refleksleri de buna göre yönlendirilmiştir. Mensuplarının katledilmesi için Şeyhülislam tarafından fetva verilmiştir. Yedi Alevi’yi öldürenin cennete gideceği söylenerek Sünni bağnazlık körüklenmiş, halklar birbirine düşman hale getirilerek rant siyaseti yapılmıştır. Kafir olarak nitelendirilen Alevilerin yeryüzünden silinmesi, şeriatın bir emri olarak toplumun önemli bir kesimine kanıksatılmış ve her yerde Alevi avına çıkılmıştır.
Osmanlılar Alevilerin Şia Safavilerle ilişkilerini gerekçe yaparak çok sayıda Alevi’yi katletmiştir. Osmanlı Devleti katliamlara meşruiyet kazandırmak için merkezi otorite karşısında tehdit olarak gördüğü Alevilerin İran ile ilişkilerini sürekli gündemde tutarak Sünni halk desteğini kazanmaya çalışmıştır. Osmanlı’nın ağır baskıları altında ezilen Anadolu Alevileri ise İran ile ilişkilerini geliştirip destek arayışına girmişlerdir. Bu arayış, Osmanlı devletinin baskıcı ve imhacı politikalarının bir ürünü olarak gelişmiştir. Bu dönemde Pir Sultan Abdal, Osmanlı paşalarının haksızlıklarına ve zulmüne sazı ile karşı koymuş, isyan hareketlerine aktif destek sunmuştur. Dönemin Sivas Valisi, Hızır Paşa tarafından tutuklanarak idam edilmiştir. Yine 15. yüzyılda Osmanlı merkezi otoritesine karşı geliştirilen Şeyh Bedrettin İsyanı da Anadolu Alevilerinin öncülüğünde geliştirilen demokratik, ilerici bir isyandır. Şeyh Bedrettin’in müritleri olan Börklüceli Mustafa ve Torlak Kemal, isyanın başını çeken etkili liderlerdir. Börklüceli Mustafa, Aydın yöresinde, Torlak Kemal ise Manisa yöresinde halkı örgütleyip harekete geçirirler. Şiddetli çarpışmalar sonucunda isyan çok kanlı bir biçimde bastırılır. Börklüceli ve Torlak Kemal asılır; Şeyh Bedrettin ise 1420 yılında Serez Çarşısı’nda çıplak bir biçimde halkın gözü önünde idam edilir.
Egemenler Kürtleri de böldü
Osmanlı sürecinde Kürdistan’da belli bir sayıda Kürt beyliği vardır. Kürt beyliklerinin kurulmasıyla birlikte Kürtler içinde de ciddi bir sınıflaşma gelişir. Osmanlı’nın dolaylı destekleri sonucu kurulan beylikler, Osmanlı ile işbirliği halinde olmuşlardır. Bir nevi Osmanlıların Kürdistan’daki temsilcileri gibi bir rol oynamışlardır. Kürtler içerisinde gelişen sınıflaşma sonucu oluşan bey-mir yapısı, Osmanlı ile işbirliğine girmiş ve işbirlikçi bir Kürt egemen sınıf oluşmuştur. İslamiyet’in Sünni mezhebine dayanan bu egemen yapı Sünni mezhebin kurumlaşmış yapısını temsil eden Osmanlıların Aleviler üzerindeki katliamcı politikalarına direkt dahil olmuştur. Bu durum Kürtler arasında da ciddi bir parçalanmaya, çelişki ve çatışmalara yol açmıştır. Yavuz Sultan Selim tarafından sayıları 40 binleri aşan sayıda Alevi bir çırpıda katledilmiş ve ardı sıra da aralıksız olarak baskı ve katliamlar sürmüştür. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in geliştirdiği Alevi katliamları, Sünni ve Alevi Kürtler arasında ciddi parçalanmalara yol açmıştır. Mezhep, tarikat ayrımcılıkları gelişmiştir. Devlet ve devletin yanında yer alan Kürt beyleri, mezhep farklılıklarını kullanarak Kürtler içerisinde bölünmelere ve düşmanlıklara yol açmıştır. Kürtler içerisinde direnişçi geleneği temsil eden Alevilik ile merkezi devlet yapısı ile işbirliği halinde olan Sünnilik, egemen yapılar tarafından çok bilinçli ve planlı bir biçimde işlenerek Kürtler arasındaki çelişki ve çatışmalar körüklenmiş, günümüze kadar gelen çok köklü önyargılara yol açılarak Kürt halkı bölünmüş ve halkta birbirine karşı düşmanca duygular geliştirilmiştir.”
YARIN
* Dönemin Emevi’si: AKP
* Kürt sorununun çözümü ve Aleviler
Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi