Ortadoğu’nun her köşesi patlamaya hazır bir barut fıçısı ya da bir mayın tarlası gibi.
Çünkü tekçiliğe dayalı mevcut statüko halkların direnişiyle parçalanıyor. Yeni kurulacak statüko için ise kıyasıya bir mücadele sürüyor.
„Nasıl bir Kürdistan şekillenirse öyle bir Ortadoğu kurulacak, nasıl bir Ortadoğu kurulursa öyle bir dünya kurulacak“ sözü somut gerçeğe dönüşüyor.
İktidarlarını korumak için ya da bölgeden pay kapmak için her türlü saldırıyı, katliamı yapanlar halkların uyanışını bastırabilmek için daha çok saldırganlaşıyor. Kerkük’te yaşananlar, Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapma çabaları ve en son Mexmûr’a yapılan saldırı bunun göstergeleri oldu.
Şu açık ki, eski statükoyu sürdürmek, ayakta tutmak artık olanaksızdır. Ama yenisi ne olacaktır, nasıl kurulacaktır? Bu tamamen bölge halklarının ve bölgede egemen olmak, pay kapmak isteyenlerin arasındaki mücadeleye bağlıdır.
Egemen güçler, sınıflar ve uluslar kendi çıkarlarını ve egemenliklerini korumak-sağlamlaştırmak telaşındadır. Ezilen halklar ise özgürleşmek ve bunu güvenceye almak için savaşıyor. İki büyük savaşla kurulan statükonun değişimi çok da kolay olmayacak. Süregelen savaşlar bunu yeteri kadar gösteriyor.
Burada önemli olan çözüm yolunun ne olduğudur. İnkarcı-imhacı ve tekçi diktatörlükler artık miadını doldurdu. Bunu değişik biçimlerde sürdürmeye çalışanlar olsa da başarı şansları yoktur.
PKK’nin 40’ıncı mücadele yılına girmesi nedeniyle medyada birçok değerlendirmeler yapıldı. İlk günden beri bu yolu açan ve bu mücadeleye önderlik eden Öcalan’ın rolü de uzun uzun ele alındı. Ancak içinde bulunduğumuz dönemde Öcalan üzerinde sürdürülen hukuk dışı tecrit ve amaçları özellikle düşünülmelidir, incelenmelidir.
Yıllar öncesinden Ortadoğu’da kalıcı bir çözüm için ulus devletçi-tekçi yaklaşımları mahkum eden ve „Herkese eşitlik, özgürlük ve demokrasi, en geniş demokrasi“ diyen Öcalan’dır. Öcalan’ın bu yaklaşımı tüm ezilenlerin sempatisini kazanırken, O’nu tüm sömürgecilerin ve ezenlerin de hedefi haline getirdi. Öcalan’ı etkisiz hale getirmek için uluslararası komplo gündeme getirildi. İnsanlık tarihinde ilk defa bu kadar geniş bir Kürt düşmanı cephe oluşturuldu. Bu komplo sonucu Başkan Apo kaçırılıp zindana atıldı.
Onlar zannetti ki, böylece Başkan Apo’yu ve Kürt halkını susturup teslim alabilirler. Ama bu alçak komplo halkların kahramanca direnişi sonucu ters tepti.
Öcalan yeni çözümlemeleri ve kalıcı çözüm önerileriyle gündemi belirlemeye devam etti. Siyasi çözüm önerileri halkların desteğini kazandı, halklar için umut haline geldi.
Bu şartlarda çöküşe doğru giden tek tekçi AKP çetesi, çareyi Öcalan üzerinde vahşi bir tecrit uygulamakta buldu. Böylece O’nun siyasi etkisini kırabileceklerini ve her istediklerini yapabileceklerini zannettiler.
İnsan Hakları günü kutlanırken görüyoruz ki, Sayın Öcalan her türlü haktan, hukuktan mahrumdur. En ağır suçu da işlemiş olsa, en ağır cezaya yani idama da mahkum olsa her insanın temel hakları vardır. Ancak Türkiye’de bu hakların hiç biri yok, varsa da kağıt üzerinde kalmaktadır. Öcalan’ın ne avukatlarıyla, ne ailesiyle ne de diğer tutsaklarla görüşme imkanı var. Öyle ki sağlık durumu dahi bilinmiyor.
Öcalan’ı yakalayıp Türkiye’de zindana attıranlar onun sağlığından da sorumludur. Ama ne uluslararası kurumlar ne de BM ve CPT gibi kurumlar hala kıllarını kıpırdatmıyor. Uluslararası komplo ile kaçırılıp tutsak edilen Başkan Apo bugün gene uluslararası bir sessizlik içinde boğulmak isteniyor. Sessiz kalan herkes sorumlu ve Erdoğan’ın suç ortağıdır.
Erdoğan, adeta Türkiye’nin başgardiyanıdır. 5 No’lu zindanın başgardiyanı Esat Oktay’dan bir farkı yoktur. Erdoğan herkesi susturup bütün Kürdistan’ı ve Türkiye’yi zindana çevirmek istiyor. Öcalan ise sadece Kürdistan’ı değil bütün ezilenleri ve bölgeyi özgürleştirmek için direniyor. Öcalan’ın özgürlüğü bütün ezilenlerin özgürlüğüdür.
Faşist Erdoğan diktasına hayır, Öcalan’a özgürlük!