
Kaçırılmaktan, pazarlarda satılmaktan, her gün tecavüze uğramaktan korkuyorlardı. Koca, baba, abi ve geleneklerin kadına dayattığı tüm geri ve köhnenmiş kurallara alıştırılmışlardı. Alışmışlardı diyemeyeceğim, alıştırılmışlardı: Dayak yemeye, ikinci kadına razı olmaya, hiçbir hak talep etmeden bedelsiz hizmetçiliğe... Kölece yaşamaya alıştırılmışlardı. Her türlü ölüm biçimine alıştırılmışlardı. Ama bu seferki çok başkaydı.
Buralarda, yaşamın her alanında göçebedir kadın. Ne evinin kadını, ne çocukların annesi, ne ülkesinin sahibi... Ölüm, yaşamın en temel hali olmaya başlamıştı. Ta ki Şengal ile karşılaşıncaya kadar...
Şengal yeni bir ölüm biçimi oldu Kürt kadınlarına. Hatta ölümden beter bir yaşamın adı oldu çoğu kez. Şengal denilince korkunun ötesinde bir anlam çöker, tüm kadınların bakışlarına. Bazen bu bakışlarda ölüme meydan okumayı fark edersin, bazen yalvarışların çığlığa dönüşmediği ana tanık olursun. Bazen de umutsuzluğun işgali altında kalan parçalanmış bir yüreğin feryadını duyarsın. Feryadı da kendisi gibi sessiz ve çığlıksızdır, bura kadınlarının.
“36. paralel” derler buralara. Irak merkezi hükümeti ile yerel hükümet arasında sıkışmış, yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarından herkesin pay aldığı ama kimsenin hiçbir zaman sahip çıkamadığı bölgeler... Yüz yıllardan beridir egemen devletlerin varlıklarını sürdürdükleri alan, diğer deyişle. Ya da Irak Anayasası’nda ifade edildiği biçimiyle “çelişkili bölgeler”... Adına her ne denirse densin, yüz yıllardan beri süren bir savaş ve bu savaşlara kurban olan bir kadın gerçekliği söz konusudur burada. Son savaş ise geride kalan tüm savaşların en korkuncu, en vahşisiydi. Sadece katliamdan geçirmiyor, sadece öldürmüyor, sadece kimyasal silaha tabi tutmuyordu; ayrıca yaşamın en korkuncuna mahkum ediyordu tüm kadınları.
Yüzyıllar içinde Ortadoğulu kadınlar, dayağa, kumaya, ölüme alıştırılmıştı ama pazarlarda satılmak çok başka, fena bir şeydi. Diğer bir kimliği şeref ve namus olagelen kadın, bunu asla kabullenemezdi. Öyle ya, hiçbir zaman namusun kendini savunmak, ülkene sahip çıkmak, toprağına bağlı olmak olduğu öğretilmedi bize. Namus, hep kadınlığımızla ilişkilendirildi. Bu nedenledir ki Ortadoğulu kadınlar, her şeye göğüs gerseler tecavüze göğüs geremediler, geremiyorlar.
DAİŞ saldırıları ardından kadınların korkusunun odağıydı bu: Pazarlarda satacak, tecavüz edecekler! Kerküklü kadınlar, yalvaran gözlerle bakıyorlardı etraflarına. Kürt’üyle, Türkmen’iyle, Arap’ıyla herkes, büyük bir panik içindeydi; kaderine terk edilmişlik hissi vardı herkeste. Başta kadınlar olmak üzere herkesin yüzü Kandil’e dönmüştü; dağdan bir gücün gelip kendilerini savunmasını bekleyip duruyorlardı. Kadınlar, kurtarıcıyı çağıran dualar ederek bekliyordu gerillayı.
Çok sürmedi. Korku ve panikle, gerginlikle geçen birkaç günün ardından araçlarına büyük umutları da yüklemiş halde dağdan inmeye başladı kadın gerillalar. Umutsuzluğa mahkum edilmiş Kerküklü kadınların umudu olmaya gelmişlerdi. Niyetleri, kadınları vahşi bir gücün saldırısından korumak değildi sadece; ayrıca bin yıllardan beri dayatılan her türlü geri erkek duruşundan da koruyacaklardı.
Gerilla biliyordu: Şengal’de, diğer alanlarda gelişen kadın katliamı, egemen erkek aklıyla doğrudan ilişkiliydi. Erkeğin insafına terk edilen kadınların çaresiz çığlıklarıydı, Şengal kayalıklarında yankılanan.
Kerküklü kadınlar, aynı çığlıklara, aynı tabloya düşmemek için güvendi kadın savunma gücüne ve YJA-Star güçlerini içtenlikle kucakladı; hiç yabancılık çekmedi desek yeri... Öyle ya, Şengal kadının kadından başka güvenecek kimsesi olmadığını öğretmişti; Kobanê ise direnişin sonuç alıcı gücünü... Kadınlar giderek daha iyi öğrenmişti, erkek tanrılarına güvenmemeyi. Erkek, ne denli güvenirse güvensin, ilk fırsatta tecavüze yeltenebilirdi; gözünü kırpmadan, bir gecede bir sürü erkeğe peşkeş çekebilirdi! Kadın, iradeleşmek, güç kazanmak, kendi aklını, kendi ellerini kullanmak zorundaydı.
YJA-Star güçlerinin gelmesiyle korku umuda, çaresizlik yeni yaşam arayışlarına dönüştü Kerkük’te. İlk günlerde kadın gerillalara saf bir hayranlık duyuluyordu; bu giderek öğrenmeye, onlar gibi birer özgürlük savaşçısı olmak istemeye dönüştü. Kısa tanışmanın ardından Kerküklü kadınlar, öz savunma eğitimi talep etmeye başladı. Herkes, kendini savunmayan kadının sonunun Şengal’deki kadınlar gibi olacağının derin bilincindeydi. Artık herkes direnecekti! Eline silahını alacak, önce kendine karşı özgüven kazanacaktı. Kadının yeri kocasının yanı değildi; kadın narin ve nazik bir yaratık değildi; kadın savaşamaz diyenler halt etmişti! Kadını çocuklarının annesi, kocasının hizmetçisi görenlere artık daha güçlü meydan okunacaktı.
Böylece öz savunma eğitimleri başladı. Kadınlar artık bir yandan çocuklarına bakıyor, diğer yandan kendini ve ülkesini nasıl savunacağını öğreniyordu. Giderek özgüvensizlik aşıldı. Geleneksel kadın duruşu, yerini özgürlüğe yürüyen kadın gerçekliğine bıraktı. Gerillalardan eğitim alan kadınlar yalnız DAİŞ‘e değil, tüm geri toplumsal geleneklere meydan okuyordu. Savaş, kadına sadece fiziksel olarak kendini nasıl savunacağını öğretmemişti, ayrıca sosyal, kültürel olarak da nasıl savunacağını öğretmişti. Kadınlar, savunmasız kadının yaşamak zorunda kalacağı trajedileri, çok acı bir biçimde deneyimlemişti. Artık eski biçimde yaşamaları mümkün değildi.
Her geçen gün kadınlar, yeni adımlar atıyor. Erkeksiz kapının dışına çıkamayan kadınlar, artık köyünde nöbet tutan öz savunma güçlerine dönüştüler Kerkük’te. Açığa çıkan, kendine güven kazanmış bir kadın gerçekliğidir; korkarak kendini savunmayacağının, dev gibi erkek ordularının da onu savunmayacağının bilincidir.
Yeni bir yaşam felsefesine dönüşen kadın kurtuluş ideolojisidir buralarda hayat bulan. Bêritanların direnişi ile ordulaşan, Arînlerin savaşı ile militanlaşan kadın devrimidir. Devrimin adı Kobanê, Kerkük ve Şengal’dir. İntikamdır, tecavüzcü erkek tanrılarından... İntikamdır, bin yıllardır sömürülen kadın emeğinden...
AYTEN AMED